Çocukluk Çağı Uyku Bozuklukları

7FDCC74B-6286-4AB1-A1C6-3FCE12F25784

Gece terörü ve kabus şeklinde görülür.

Gece terörü uykunun nonREM döneminde görülür. Yattiktan ilk 2 saat içinde görülür derin uyku döneminde görülür. Kabus sabaha karşı görülür. Uykunun REM safhasında görülür. Çocuk gördüğü kabusu hatırlar. Kabus gören çocuk sakinleştirilir. Onunla konuşulur ve rahatlaması sağlanır. Kabus gören çocuktan rüyasını anlatması istenebilir. Eğer korktuğu bir obje varsa Örneğin bir canavar gibi , canavar diye birsey yok korkma dememelisin. Seni anlıyorum , çok korkmuşsun ama ben burda yanındayım, güvendesin deyip güven verilmelidir. Böyle durumlarda onu iyi hisssetirecek bir oyuncağını verip onunla birlikte uyuması sağlanabilir.

Gece teröründe ise çocuk olayı ertesi sabah hatırlamaz, çünükü o sırada rüya görüyordur. Bunu ona söylemek endişesini arrtıracaği için söylenmemesi uygundur.

Gece terörü nedir?

sıklıkla çocukluk döneminde en sık 3 -7 yaşları arasında görülmektedir. Ergenlik dönemi girildiğinde çoğunlukla kendiliğinden düzelir..Sıklığı çocukluk çağında %1-5 tir. Gece teröröünde genetik faktörler etkilidir, birinci dereceden akrabalar arasında görülme sıklığı 10 kat fazladır. Yaklaşık 5 dakika sürebilir bazen bu süre 15 dakikayı bulabilir.

Gece terörü sıklıkla uykunun ilk 2 saatlik döneminde görülür. Çocuk korkuyla bağırarak uyanır. Bazen çığlık atabilir. Yatağında oturabilir, bağırabilir, garip sesler çıkartabilir, ani hareketler yapabilir. Bazen evin içinde şuursuzca koşabilir.Çocukta genel bir korku hali vardır. Sıklıkla kalp hızında artış, terleme, göz bebeklerinde büyüme gibi bulgular görülebilir. Bu sırada çocuk etrafındakileri tanımaz, gözleri açık olsa da aslında uyku halindedir.. Bu durumdaki çocuğu kesinlikle uyandırmamak gerekir. Sadece kendine zarar vermemesi için güvenlik önlemleri alınmalıdır. Odasında ve evin içinde çocuğa zarar verebilecek eşyalar bulundurulmamalıdır. Atak sırasında çocuk hafifçe kucaklanabilir ama sıkıca sarılmamalıdır. Çocuğun hafifçe başı okşanarak rahatlatılabilir.. Yaklaşık 5 dakika sonra bu tablo bitecek ve çocuk hiç birsey olmamış gibi uymaya devam edecektir. Zaten bu atak sırasında da uykudadır aslında.

Sıklıkla sabah uyandığında gece yaşadığı bu durumu hatırlayamaz. Bu atak hakkında sabah çocukla konuşmak onun anksiyetini , endişesini artırır, bu yüzden hiç bahsetmemek daha iyidir.

Yaşla birlikte görülme sıklığı azalır ve ergenlikle kendiliğinden kaybolur.

Aşırı yorgunluk, stres, ateş, uykusuzluk gibi faktörler gece terörünü tetikleyebilir. Anneyle güvenli bağlanma sorunu olan çocuklarda sık görülür. Çocuğu gün içerisinde aşırı bedensel yorgunluktan korumak ve öğlen uykuları faydalı olabilir.

Gece terörü çocuğun nonREM uykusundan REM uykusuna geçişi sırasında görülür. Her zaman aynı saatlerde oluşan düzenli ataklarda çocuğu atak saatinden 15 dakika öne uyandırmak atak oluşmasını önleyebilir.

Düzelmeyen ve 2-3 aydan uzun süre devam eden durumlarda çocuk psikiyatri ya da çocuk noroloji uzmanına danışılması gerekir..

Seni seviyorum

“Sadece içimdeki çocuğun sesini dinlediğim zamanlar kendimi yaratıcı ve eşsiz hissediyorum.” Alice Miller


Yetişkin kimliğimize, yaşam enerjisi, yaratıcılık, renk, heyecan, merak, neşe, koşulsuz sevgi ve coşku duygusunu aşılayan o temel titreşimin kaynağı ‘içimizdeki çocuk’tur.

Ancak ve ancak o öz titreşimin kaynağı olan sevgi varlığını hissettiğimizde eksik ve sahte ben’liğimizden soyunarak, öz bütünlüğümüzü ve masumiyetimizi kucaklamış oluruz.

Mutluluğu dışarda bulacağımızı sanarak attığımız tüm büyük adımların yerine bir minik adım atalım bu kez kendimize, içimizdeki çocuğun iyileştirici sevgisine, ufacık tefecik ama içi dolu güçlü sevgicik…

İçinizde gülümseyin!
Onun varlığını bildiğinizi, onu beklediğinizi, onu kucaklamaya hazır olduğunuzu, samimiyetle hissettirin ve bu küçük dört sihirli cümleyi söyleyin ‘şimdi’!

Seni seviyorum,
Özür dilerim,
Lütfen beni affet,
Teşekkür ederim…

Evren’den ✍🏻

A3D58FF1-6434-4F32-BAD9-F57813384E7C

#İçselçocuk #Şifa #Neşe #Bütünlük #Umut

Kendimizle Barışık olmak

Kendimizle barışık değiliz!

Bedenimizi ve duygularımızı iyileştirmek bize zor geliyor. Acımız bize ağır geldiği için korkuyor ve sürekli kendimizden kaçıyoruz.

Bu, içinde yaşadığımız toplumun en tanımlayıcı özelliklerinden biri. Fakat kendimizden kaçtığımız sürece içimizdeki acıyı nasıl iyileştireceğiz?

Kendimize iyi bakmazsak en sevdiklerimize nasıl iyi bakacağız? Tabiat Ana’ya nasıl iyi bakacağız?

Tabiat Ana’nın bizi besleme ve iyileştirme kuvveti var ama biz ondan kaçıyoruz, hatta bununla da kalmıyor ona zarar veriyor, onu yok ediyoruz.

Teknoloji ise kendimizden, ailemizden ve doğadan kaçmak konusunda daha da ustalaşmamıza izin veriyor.

Bir devrime ihtiyacımız var!
Nazik bir devrime,
Bir uyanışa…

B6471829-B7B0-4EC0-A6F0-23376F294DFF
Bilincimizde bireysel bir uyanış başladığında, ailemizde ve toplumumuzda da sevgi dolu bir farkındalıkla radikal bir değişim yaşanacaktır.”

Master T. Nhat Hanh

#Neşe #Umut #Farkındalık #Uyanış

Bir Peruk Hikayesi

Dönüşümün ilk izleriyle, Bir PERUK hikayesi,

B7BA8A66-D3CF-4DC8-8394-FD749666FB68
Bir peruk üzerine hikaye mi olur diyeceksiniz. Oluyor’muş.

Peruk deyip geçmemek lazım’ mış her teline takılmış bir hikaye varsa. Kendi saçlarının bir dönem yerini aldıysa o tak çıkar saçlar…

Zamanında yüzüme taktığım o kocaman gülümsemeyi hatırladım. Kabullenişin, mutlu olmanın çabası o gülümseme.

-Yaşayanların anlayacağı türden-

O Peruk.

2D198C40-3FB1-4BC3-834A-B8D73A4B06B3
Bir  dönüşümün belki de dışa yansıyan ilk izleriydi… Bir savaş boyası sürerek mücadeleye giren eski kızılderili kabileler geldi yazarken aklıma. Yüzlerine sürdükleri boyalardan anlardınız bir mücadelenin izlerini. Belki peruklarımız da bir nevi böyle bizler için de…

Yitip giden saçları, mücadele zamanlarını taradım az önce, ihtiyacı olan birine gitmek üzere hazırlarken peruğumu.

Her telinde ayrı bir ben, bir er meydanı takılı kalmıştı.

Uzun bir süreden sonra bugün ona dokunurken geçmişe, iyileşme sürecime dokundum …

Şaşkın ancak yüzünde eksik olmayan gülümsemesi ile ‘mücadeleci ruh’ rolünün kostümünü,  ‘olanı olduğu gibi kabullen, bundan da alacaklarını al ve sahneni tamamla’ diyen beni taradım az önce…

Aynadaki ilk halim geçti buğulu gözlerimden. Ellerime tutam tutam dökülen tel tel saçlarımda ve o an’da kim bilir kaç ben dökülmüştü avuç içlerime. Ağlamalarım söndürmemişti avucuma düşen ateşi.

Ve ben en çok o akşam ağlamıştım. Ertesi gün iyileşmesi gereken yönüme birlikte güçlü olacağımıza söz verirken.

Az önce şükürle karışık duygulardan geçerken, “geçti bitti” demesi iç sesimin cılız bir ifadeydi.

Ertesi sabah, kuaförün önüne geçerek “kes saçlarımı yeni rolüme hazırla beni” derken yüzümdeki o kocaman gülümseme, saç telinden düştü gözlerime ve konuşmalar kulaklarımda çınladı. Duygularım vurdu kalp duvarlarıma.

Geçen zaman. Hastane kokusu… Sesler… Konuşmalar… Koşuşturmacalar.

İlaç makinasının sesi.

Size hiç söylemiş miydim… Hayatımda duyduğum en güzel müzik notası, planlanan son kemoterapimde makineden gelen ilacın bitim sinyaliydi.

Telleri karmakarışık olmuş peruğumu tararken, taradım geçmiş bir yılımı, karmaşık duygularımı.

Geçilen yollar düz bir patika değildi. Evet keskin, dik, yokuş yukarı ve tutunacak ağaçların azlığında bir seyir tepesine tırmanıştı adeta bu… Ucunda seni bekleyenin tam da ne olduğunu bilmeden…

Ya bu yoldan yokuş aşağı düşmek vardı, ya da tırmanmak olanca gücünle, inançla, sevgiyle. Barışla. Önce yüce aşka ve o aşkla yüreğine konan öze inanarak tutunmak ağaçsız yerlerde. 

Ya da yükselebilmek olay ve durumların üzerinde, Icarus olmak vardı….

Bu dik yolu aşabilmek için balmumu kanatlarla da olsa uçabilmek, cesaret örneği sayılan hikaye kahramanı Icarus’ ca. Ancak balmumu kanatlarımızın yani cesaretimizin kırılmamasına dikkat ederek.

Sevgi ve şifanın güçlü kanatları sarsın hepimizi… İyileşmesi gereken yanımızı hep kucaklayarak, umutla bir gülümseme konduralım yüzümüze şimdi.

Evren’den

#Neşe #Umut #İnanç

 

Yaşama Saygı Felsefesi

Albert Schweitzer 14 Ocak 1875 tarihinde, o dönemlerde Almanya’da günümüzde ise Fransa’da bulunan Alsas’da dünyaya geldi. Çocukluğundan beri orga karşı büyük bir tutkusu vardı. Almanya’nın en önemli org sanatçıları tarafından eğitildi.

1893’te Strasbourg Üniversitesi’nde felsefe öğrenimine başlayan Schweitzer, 1899 senesinde doktorasını tamamladı ve aynı sene Strasbug’daki St. Nicholas Kilisesi’ne din görevlisi olarak atandı.

Ertesi sene teolojide doktorasını tamamladı ve çeşitli dini okullarda yöneticilik yaptı.

29 yaşına geldiğinde ise biri teoloji bir başkası Kant hakkında ve bir diğeri de Bach’ın yaşam öyküsü hakkında olmak üzere üç kitap yazarak müzik, din ve felsefe alanlarında katkılarda bulundu. Ayrıca org yapımı hakkında da çeşitli eserler verdi.

Uzun süredir kendini adayacağı bir insanlık hizmeti arayan Schweitzer, 1904 senesinde tevafuken Paris Misyoner Topluluğu’nun yayınladığı bir dergide Fransız kolonisi Gabon’da çalışacak doktor arandığını okudu. Bu ilan üzerine bir araştırma yaptı ve araştırma sonucunda “beyaz adamın” “siyah adama” yaptığı kötülükler ve haksızlıklar hakkında etraflıca bilgi sahibi oldu ve bu konu üzerine yoğunlaşmaya başladı.

Doktorluk yaparak beyaz adamın Afrikalılara verdiği zararı telafi etmeye çalışabileceğini düşündü.

O yıllarda Avrupa’dan Afrika’ya giden araştırmacı ve misyonerlerin çoğu orada hastalanarak yaşamını yitiriyordu. Buna rağmen Avrupa’daki konforlu yaşamını terkederek Afrika’da doktorluk yapmaya karar verdi.

1905 senesinde arkadaşlarına ve akrabalarına yazdığı mektuplarda, tıp eğitimi almaya başlayacağını ve sonrasında Afrika’ya gideceğini söylüyordu.

Yakınları onun bu düşüncelerine olumsuz tepki verdi. Kendisini anlayan ve destek olan tek kişi o yıllarda yakın bir arkadaşı olan Helen Bresslau idi.

Tüm itirazlara rağmen 30 yaşında tıp eğitimine başlayan Schweitzer, 38 yaşında eğitimini tamamladı.

Tüm hayatını Paris Misyoner Topluluğu’nun ilanındaki doktor ihtiyacına cevap vermek üzere yeniden düzenlediyse de göreve talip olduğunda, onu bu göreve almanın Misyoner Topluluğu aracılığı ile Afrika’ya gitmek isteyecek ve yerlilierin kafasını karıştıracak başka liberaller ve radikal kişilere örnek olmasından duydukları kaygı yüzünden geri çevrildi.

Bu tavra rağmen yılmayan Schweitzer, kendi kaynakları ile profesyonel hizmetlerini sunan bir doktor olarak yeniden başvurmayı planladı. Eşi Helen Bresslau, gönüllü olarak ona eşlik edecekti. Ayrıca hastane kurmak için gelir sağlama kampanyasını sürdürecek ve ilk 2 yıl tüm masrafları üstlenecekti. Eğer para toplayabilirlerse, topluluk kendilerine hiçbir masraf getirmeyecek projeleri için onları reddedemeyecekti.

Sekiz sene seyahat hazırlığı ile geçti. Üniversitedeki görevini bıraktı. Bir arkadaş grubunun desteği ile hazırlıklarını sürdürdü. Sonunda, çalışmalarının kesinlikle topluluğun misyonuna zarar vermeyeceğini kabul ettirebildi ve 1913 senesinde Gabon- Lambaréné’de bir hastane kurmak üzere eşi ile beraber yola çıktı.

Sağlık hizmetleri vermeye bir tavuk kümesinde başlayan çift, zamanla yeni binalar inşa etti.

Kurdukları hastanede yüzlerce hastaya hizmet vermeye başladılar.

1 sene sonra 1. Dünya Savaşı başladı. Almanya vatandaşı olarak mevcut bulundukları Fransız kolonisinde düşman kabul edilmekteydiler. Savaş esiri olarak Fransa’ya götürüldüler.

Schweitzer ve eşi 1918’de Alsas’a dönebildiler. Her yer yakılıp yıkılmıştı. Sağlıkları yerinde değildi ve maddi açıdan ciddi sıkıntı içindeydiler.

1920 senesinde ders vermesi için ailesi ile birlikte İsveç’e gelmek üzere bir davet aldı. Orada, 1915 senesinde geliştirdiği “Yaşama Saygı” felsefesi hakkında ilk defa resmi konuşma yapma fırsatı buldu.

Buna göre;

“İnsanın ahlakı insanla bitmemeli, evrene yayılmalıdır; bir parçası olduğu büyük hayat zincirinin farkına varmalıdır. Tüm varlığın bir değeri olduğunu anlamalıdır. Hayat, bencil veya düşüncesizce hareketler nedeniyle yok edilemeyeceği gibi daha yüce bir değer veya amaç için de feda edilemez.”

Ayrıca Schweitzer yaşama saygı felsefesinde, hayatta emin olduğumuz tek şeyin yaşadığımız ve yaşamımızı sürdürme isteğimiz olduğunu söyler. Bu, kendimizden başka tüm canlılarla paylaştığımız bir şeydir. Öyleyse tüm canlıların kardeşleriyiz ve kendimize gösterilmesini istediğimiz ilgi ve saygıyı onlara göstermek zorundayız.

1924 senesinde Afrika’ya döndüğünde sağlığı iyi olmayan eşi ve kızı ona eşlik edemediler, ancak sürekli mektuplaşarak birbirlerinden kopmamaya çalıştılar.

Schweitzer yıllar içinde çok ünlü bir doktor haline gelmişti. Birçok gazeteci ve meraklı onun çalışmalarını görmek için Lambaréné’e gitmişlerdi. Ziyaretçilere herkesin kendi Lambaréné’sini bulması gerektiğini söylediği rivayet edilir.

Dr. Schweitzer, 1953 senesinde Nobel Barış Ödülü’nü aldı. Ödülü aldıktan sonra, ömrünü politikadan uzakta geçirmeye çalıştıysa da nükleer silahlanma, Hiroşima ve Nagazaki’nin bombalanma olaylarından duyduğu rahatsızlık onu bu konuyu araştırmaya ve arkadaşlarının da teşviki ile 1957 “Bilinç Deklarasyonu”adlı dünyaca ilgi gören deklarasyonunu yayınlamaya yöneltti.

1958 senesinde ise “Barış mı yoksa Atom Savaşı mı?” adlı bir kitap yazdı.

Hayatını insanlığa hizmete adayan Dr. Schweitzer, 1965 senesinde 90 yaşında hayatını kaybetti.

Kaynaklar : Yeni Akit- Gaia dergi