Bırak hayat senin içinde yaşasın

Hokusai der ki, özenle bak
Dikkat et, fark et
Bakmaya devam et, meraklı kal
Görmenin sonu yok der.

Der ki, yaşlanmayı dört gözle bekle
Değişmeye devam et, sadece gerçekte kim olduğundan daha fazlasına eriş.
Çıkmaza gir, bunu kabul et, hâlâ ilgini çekiyorsa  kendini tekrar et der.

Der ki, Sevdiğin şeyi yapmaya devam et
Dua etmeye devam et.
Her birimiz bir çocuğuz, her birimiz  yaşlıyız ve her birimizin bir bedeni var der.
Der ki, her birimiz korkmuştur.
Her birimizin korku ile yaşamak için bir yol bulması gerekir.

Der ki, her şey canlıdır- deniz kabukları, binalar, insanlar, balık, dağlar, ağaçlar.
Orman canlıdır.

Su canlıdır.
Her şeyin kendi hayatı vardır.
Her şey içimizde yaşar.
Der ki, içindeki dünyayla yaşa.

Der ki, resim yapmanız ya da kitap yazmanız önemli değil.
Ahşap oymanız ya da balık tutmanız önemli değil.
Evde oturmanız ve verandanızdaki karıncalara
Ya da bahçenizdeki ağaçların ve otların gölgelerine bakmanız önemli değil.

Önemsemen önemli.
Hissetmen önemli.
Fark etmen önemli.
Hayatın senin içinde yaşaması önemli.

Memnuniyet, senin içinde yaşayan hayattır.
Sevinç, senin içinde yaşayan hayattır.
Tatmin ve güç senin içinde yaşayan hayatlardır.
Barış, senin içinde yaşayan hayattır.

Der ki, korkma
Korkma.
Bak, hisset, hayatın senin elinden tutmasına izin ver.
Bırak hayat senin içinde yaşasın.

Roger Keyes

Çiçek Senfonisi

Görsel : #acolorstory

Çiçeklerin akşamlarını
Akşamların çiçekleri
Aydınlatır.

Çiçeklerin adlarını
Birbirlerine benzemezlikleri
Adlandırır.

Biri alır bir güneşi
Öbürüne yıldız sunar,
Biri öbürünü yağmurlandırır.

Bir başkası bir güzelliği
Akıl almaz çalımıyla
Karanlıklandırır.

Bir düğünü aklandırır biri,
Biri bir yalanı silerken
Biri bir ölümü anılandırır.

Biri bekler sabahları,
Biri gündüz diye çıldırır
Bir başkası aydınlığı akşamlandırır.

Biri bağlar-bahçeler içinde nazlı,
Biri kendi kendini doğurur bayırlarda,
Biri kayalıkları ayaklandırır.

Pencereden bakar biri,
Biri el sürdürmez kimseye,
Biri kendini ağaçlandırır.

Tırmanır biri el ermez dikliklere.
Biri yerlere yaslar yüzünü
Topraklandırır.

Biri ordusunu yayar birdenbire
Tarlalara, öbek öbek,
Kanlandırır.

Biri şarkılarla gözleri besler,
Yeşillikleri ve sevgilileri
Umutlandırır.

Çiçekler hep bekler gibidir,
Oysa hiç beklemezler;
Biri arılandırır, biri kuşlandırır.

Biri rüzgârlandırır gönülleri,
Biri kızdırır soğumuş külleri..
Biri de kendini kucaklandırır.

Biri tek başına yürür yazgısında,
Biri sepetlerde demet demet
Ününü kaldırımlandırır.

Biri vazolandırır kendini salonlarda,
Biri kurur bir kitabın içinde,
Biri de kafes arkasında saksılandırır.

Çiçekler bir şölen yaşamda,
Renklerin en büyük orkestrası..
Dursuz-duraksız çalar her insanda
Sevinci, aldanıyı, ölümü ve yası.

Özdemir Asaf

Süper Güç

“Otizm spektrumunda olmak her şeyi net biçimde, neredeyse siyah ve beyaz olarak görmeye imkân verir. Biz otizm spektrumunda olanlar yalandan pek anlamayız. Sizin pek bayıldığınız o sosyal oyunlarda yer almak da keyif vermez. ” bu sözler Greta Thunberg’e aitti.

Greta Thunberg, iklim krizinin varlığını “Kral Çıplak” diyen gerçekliğiyle yüzümüze çarpıyordu. İlk kez, iklim krizine ait bilgileri 8 yaşındayken duymuş, yeryüzünün sonunu getirebilecek bu krizin bilinip de bir şey yapılmaması karşısında 11 yaşına geldiğinde belki de karamsarlık ve korku içindeyken “dili tutulup” konuşmayı kesmiş. Susmuş on beş yaşına kadar…Hiç susturulamaz biçimde konuşmaya başladığında ise  İsveç Parlamentosu’nun önünde iklim krizine farkındalık uyandırmak için ilk eylemini başlatmış.

Daha sonra dünyanın dört bir köşesine yayılan “Okul Grevleri”, Greta’nın değişik platformlarda yaptığı konuşmalar ve duruşuyla Greta Thunberg’e duyulan merakı  arttırdı.

Greta 11 yaşında konuşmayı kesip, susunca ailesi onu çocuk psikiyatrına götürmüş. Greta’ nın iklim krizini kafaya takması, bu konu dışında başka bir şey düşünemez olmasıyla beraber depresyon, yemeden içmeden kesilme, karamsar bir gerçekçilik, siyah beyaz düşünce yapısı, takıntılar ve  suskunluk gibi özellikleri depresyon, obsesif kompülsif bozukluk ve selektif mutizm ( seçici suskunluk ) gibi tanı süreçlerini de beraberinde getirmiş.

15 yaşına gelip de iklim krizine ilişkin söyleyeceklerini hiç susmamacasına söylemeye başlaması alışma, ısınma, konuşma için kuvvetli bir motivasyon doğması ile aşılmış. Bununla ilgili bir konuşmasında, bu dönemi ” konuşmanın gücünü ve zaruretini anladığı dönem” olarak tanımlıyor.

Umut belirsizlikten beslenir, umut iklim krizine ilişkin pasifliği besler : ” Belki bir yol bulunur, belki işler kendiliğinden yola girer, güneş panelleri, yeni enerji kaynakları umuduyla, dünyanın geri döndürülemez bir çizgiye gelmesine seyirci kalmak Greta’ya göre akıl işi değildir :

“Ya yok olacağız ya da karbon emisyonlarını hemen durduracağız. Bu ikisi arasında bir ara nokta yoktur.”

Greta’nın gerçeği söylememek elinde değildir. Otizm spektrumunda olmaktan gurur duyar, ancak onu bir ayrıcalık, üstünlük ya da lütuf olarak görmez. Birçok otizm tanılı kişi için bu tanı, dışlanma, zorbalıkla karşılaşmak ve acı çekmek demektir.  Ancak çok uygun şartlar oluştuğunda duruma,  verilen çerçevenin dışndan bakabilmeyi, çıplak ve acıtıcı gerçeğin tutkuyla peşinden gitmeyi, kimsenin ne diyeceğini düşünmeksizin pat diye söylemeyi de getiren bir durumdur.

Greta ise kendi durumu için “doğru koşullar  sağlandığında farklı olmanın, süper bir güç” olduğunu ifade ediyor.

Korku Sal Cesur Desinler/ Yankı Yazgan/ Düzenlenmiştir.

Şimdi Zamanı Değil

Sufi düşünür İdris Şah, “Öğrenme konusuyla ilgili sizinle konuşmaya geldim,” diyerek kendisine gelen genç bir adamı şöyle anlatır :

Şimdi zamanı değil, diye karşılık verir İdris Şah.

– Anlaşılan meşgulsünüz.

– Hayır, şimdi zamanı değil.

– Zamanınız yok demek.

– Zamanım yok demedim.

– Öyleyse neden meşgulüm deyip bu konuşmaya son vermiyorsunuz?”

İdris Şah’a göre, “Genç adam ‘Şimdi zamanı değil karşılığını dinleme kapasitesine sahip değildi. Yalnızca Şah’ın meşgul olduğunu ve zamanı olmadığı yorumunu kabul etmeye programlanmış, ‘Şimdi zamanı değil’ in, daha sonra, daha uygun bir zamanda anlamına geldiğini anlayamamıştı.”

Alıntıdır

çocuktun sen, önyargıların yoktu, küçük hesapların yoktu.

her şeye mantıklı bir açıklaman vardı,

çünkü mantık aramadan çocukluk aklın vardı.

uçmana da izin verirlerdi, kanatların olduğunu sanırdın,

belki de bu yüzden melek derlerdi size.

düşünüyorum da, uçarak ne iyi etmişsin.

saf, temiz… bir o kadar renkli…çocuktun…

göğün annenin kucağındaki kadar yüksekte olduğunu bilirdin,

başın göğe değecek gibi düşünürdün, sarılırdın, ne iyi etmiştin.

uyruğunu, dinini, mezhebini, memleketini bilmediğin, öğrenmek istemediğin dostların vardı. barış içindeyken ne de güzelmişsin..

çocuktun sen, şarkıları anlardın, gerçekleri de…

görmezden gelirdin birçok şeyi, çocuktun oysa.

ama boşver, çocuktun sen…

Özgür Bacaksız

Bakmadığımı Sandığın Zaman…

Benim bakmadığımı sandığın zaman, ilk yaptığım resmimi buzdolabının kapısına astığını gördüm ve hemen bir başka resim yapmak istedim.

Bakmadığımı sandığın zaman, sokaktaki bir kediyi beslediğini gördüm ve hayvanlara karşı nazik olmanın iyi bir şey olduğunu öğrendim.

Bakmadığımı sandığın zaman, benim için en çok sevdiğim keki yaptığını gördüm ve küçük şeylerin yaşamdaki özel şeyler olabileceğini öğrendim.

Bakmadığımı sandığın zaman, bir dua okuduğunu işittim ve her zaman konuşabileceğim bir Tanrı olduğunu ve Tanrı’ya güvenmeyi öğrendim.

Bakmadığımı sandığın zaman, yemek yaptığını ve hasta olan bir arkadaşına götürdüğünü gördüm ve hepimizin birbirimize bakmamız gerektiğini öğrendim.

Bakmadığımı sandığın zaman, zamanını ve paranı, hiçbir şeyi olmayan insanlara verdiğini gördüm ve bir şeylere sahip olanların, hiçbir şeyi olmayanlara vermeleri gerektiğini öğrendim.

Bakmadığımı sandığın zaman, evimizi ve içindeki herkesi gözettiğini, özen gösterdiğini gördüm ve bize verilenlere bakmamız gerektiğini öğrendim .

Bakmadığımı sandığın zaman, iyi hissetmediğin zamanlarda bile sorumluluklarını yerine getirdiğini gördüm ve büyüdüğüm zaman sorumlu olmam gerektiğini öğrendim .

Bakmadığımı sandığın zaman, gözlerinden yaşlar aktığını gördüm ve bazen olayların incittiğini, ama ağlamanın yanlış olmadığını öğrendim.

Bakmadığımı sandığın zaman, umursadığını gördüm ve olabileceğim her şey olmayı istedim.

Bakmadığımı sandığın zaman, büyüdüğüm zaman iyi ve üretici bir insan olmak için bilmeye gereksinim duyduğum yaşamın derslerinin çoğunu öğrendim.

Bakmadığımı sandığın zaman, sana baktım ve

Bakmadığımı sandığın zaman “gördüğüm her şey için teşekkür ederim” demek istedim.

Alıntıdır

Saçlarım Deniz Kokardı Anne

Adın ne dedim?
Benim adım Sevgi, dedi

Yüreğinde ki
Bir top güneş mi dedim
Evet ister misin dedi
Uzattım ellerimi
İsterim dedim
Gülümsedi
Gökkuşağı doldu gözlerime

Heyecanlandım
Pır pır etti yüreğim
Sevinçten

Bir çiçek açtı, bir kuş öttü
Bir çocuk güldü
Anaların yüzlerinde
Bin bir çiçek

Sevgi varsa
Her yer cennet dedi

Ayşe Akdoğan
-Saçlarım Deniz Kokardı Anne-

Pembe Gözlük…

Küçük şeyler hep hayatımızı yönlendiren.

Taaa çocukluğumuzdan başlıyor.

Belki bir kırmızı pabuç, sahip olmak isteyip te olmadığımız,

belki yemyeşil bir nane şekeri, o an dilimizde eritemediğimiz için bizi mutsuz eden,

belki yağmurlu bir gün, sokağa çıkıp oynamamızı engelleyen,

belki babamızın izlememize izin vermediği acıklı bir Türk filmi
gecenin dokuzunda,

belki banyo yapmak istemeyişimiz o anda,

belki dondurma diye tutturup, boğamız ağrıyor diye bir topçuk pespembe çilekli dondurmadan mahrum kalışımız,

belki sınıfta öğretmenin sorduğu bir soruya yanıt veremeyişimiz,

belki beğendiğimiz kocaman kadife gözlü, dişlek “oğlanın” söylediği bir kötü laf,

belki o akşam yemekte ille de “bamya” yemek zorunda oluşumuz,

belki düşüp dizlerimizi bereledikten sonra sürülecek tentürdiyotun acısı ödümüzü kopartan,

hani ilk sokak kavgamız saç saça baş başa komşu kızıyla; hem de neden, dalya taşlarını kim devirdi diye…

Küçük mutluluklar sonra, yine küçücük yaşımızda başlayan…

Sabahları annemizin öpücüğüyle, babamızın tıraş
olurken burnumuza sürdüğü tıraş köpüğüyle “bak orada sakal çıkacak” diye dalga geçtiği neşeli sabahlara uyanmak,

çilek reçeli sürülmüş bir dilim kızarmış ekmeği nazlana nazlana, şımara şımara yedirilmek,

dedemizin masalları,

anneannemizin maydanozlu köfteleri,

arkadaşlarımızla oynadığımız, o bitmesin diye dua ettiğimiz sonsuz zevkli evcilik oyunları, hani kim anne, kim çocuk olacak diye kavga ile başlayan, kâğıtları minik minik kırpıp plastik oyuncak kaplara doldurduğumuz sözde pilavlar,

gizlice annemizin tuvalet masasına oturup, o içinde kolye ve küpelerin durduğu büyülü, yaldızlı, yuvarlak teneke kutuyu açıp ta içindekileri takıp takıştırmak, taktıkça kendini prenses gibi hissetmek,

babamızın haydi seni dönerciye götüreyim demesi,

annemizin dalgın dalgın saçlarımızı okşaması,

hasta yatarken önümüze gelen bir kâse sıcacık, kakaolu muhallebi ve şefkatli bir el alnımızı tutan.

Okuduğumuz ilk güzel kitap, o bambaşka dünyalara ilk ayak basma hissi,

sevdiğin bir şarkıyı yüzlerce kere bıkmadan, usanmadan kendinden geçerek dinleyebilmek.

Büyüdükçe yeni yeni zevkler. Alışveriş… Sinema.
Bir cafe’de arkadaşlarla “anne-baba olmadan” oturabilmenin gururu.
Kahkahalarla, karnın ağrıyıncaya, gözlerin yaşarıncaya, yanakların acıyıncaya kadar gülmek…

Ve sapasağlam, sevgi dolu bir omuzda hüngür hıçkırık doyasıya ağlamak…

Güzel bir karneyi anne babana götürürken duyduğun sevinç.
Ve okuldan bir hocanın onları seni şikâyet etmek için çağırdığını bilirken, kapının dışında tırnaklarını yiyerek beklemek…

Hayatının en önemli ilk sınavına girmek. Dünyadaki en önemli, en hayati konu bu zannederek.

Bir gazete sayfasında, istediğin üniversitenin karşısında kendi adını yazılı görmek, çıkıp yazlık evin balkonuna, kazandığın yeri avaz avaz bağırmak…

Derken…

Âşık olduğun adamla el ele yolda yürüyebilmek. Hani bütün dünya ayaklarının altına serili hissedersin ya, işte öylesine.

Dedem derdi ki: “Mutluluk sürekli bir şey değildir. Kısa kısa anlardan oluşur. Ne kadar çok an biriktirirsen o kadar mutlu bir hayatın olur.”

İnsan her yaş döneminde farklı küçük şeylere üzülüp, farklı küçük şeylerle mutlu oluyor.
Çok da farkında değiliz ama, hayat da tam bunlardan oluşuyor aslında.

Küçükken nefret ettiğin bamya yemeği, bekâr evinde yalnız yaşarken sana ziyafet gibi görünebiliyor mesela.

Gecenin bir saati yorgun argın eve dönünce, bamya olsa da yesem diyorsun.

Küçükken geç yatabilmek için çevirdiğin binbir dolap aklına gelince gülüyorsun, çünkü kimi zaman erken yatabilmek bir lüks görünüyor gözüne.

Yaş aldıkça sevindiğin küçük şeyler bir önceki yaşının umurunda bile olmayan konular oluyor genellikle. Telefonun diğer ucunda babanın sesini duyabilmek gibi mesela.

Eskiden seni boğan, bunaltan bayram gezmeleri anlam kazanıyor, öpülecek el sayısı azaldıkça, “kalan” ellerin senin için ne kadar değerli olduğunu anlıyorsun.

O zaman “an”ları biriktirmek daha da, daha da önemli oluyor.

Bir çocuk kahkahasından sıcacık bir kucaklaşmaya kadar, yağmur kokusundan, çok susadığında kana kana bir koca bardak su içmeye kadar…
Hafif esintili bir havada, saçların uçuşurken, iğde kokularını içine çekerek yürümenin verdiği özgürlük ve minnet hissini tadıyorsun mesela.

Ve, mutsuz anları biriktirmenin, eskilerin deyimiyle ne kadar “beyhude” olduğunu kabul ediyorsun.
Bir gün aniden. Öyle birdenbire.

Etrafına bakıp, şikâyet etmek yerine şükredeceğin şeylere odaklanmayı öğreniyorsun.

Yetişmeyen bir işten, sıkışan trafikten, ağrıyan baştan, dökülen çaydan bahsetmenin ne saçma, ne boş olduğunu hayat sana öğretiveriyor.

Sen büyüdükçe dertlerin büyümüyor aslında, mutlulukların daha gözüne görünür hale geliyor.

Bu yaşımda anlıyorum ki, hayat senin gözüne bir gözlük takıyor illa ki.

İşte sen, o gözlüğün camlarını ne renge boyarsan etrafı o renk görüyorsun.

Bige Güven Kızılay
HAYAL AĞACIM / Pembe Gözlük

Az ve Öz

Bir zamanlar bir ülkede iki arkadaş varmış. Bunlar pek haylazmış, üstelik sürekli gevezelik ederlermiş. Çevrelerindeki büyükler bunlara o kadar çok” Evladım az ve öz konuşun” demişler ki sonunda adları AZ ve Öz kalmış.

Az, çok haylazmış; Öz de haylazmış ama iyi-kötü ucundan kenarından okurmuş. Eski Yunan’dan, Eski Roma’dan, Eski Türk’ten kitaplar okurmuş. Öz, Aisopos’u bile tanırmış. (Yüz yüze görüşmemişler ama kalpten tanışmış, o kısa, kambur, kekeme, ama tatlı dilli Aisopos ustayla.)

Neyse lafı uzatmayalım. Az ile Öz günlerden bir gün kötü işlere bulaşmışlar, kötü adamlarla dalaşmışlar. Ve bir gün olanlar olmuş. Haydutlar Az ile Öz’ün gözlerini bağlayıp kaçırmışlar. Öyle az öteye değil; bir araca bindirip günlerce uzaktaki bir yere götürmüşler. Taştan bir odaya kapatmışlar. Odanın duvarında ufak bir pencere varmış. Demirli…

Bu pencereden bakınca yalnızca gökyüzü gözüküyormuş.

Günlerdir gözleri bağlı yolculuk eden Az ile Öz çok yorgun düşmüşler ve nerede bulundukları konusunda en küçük bir bilgileri yokmuş. Haydutlar iki arkadaşı taş odaya koyduklarında gözlerini açmışlar.

Öz hemen uyumuş. Az ne olur ne olmaz diye uyumadan beklemiş. Bir süre sonra Öz uyanmış ve Az’a :

“Ben uyurken ne oldu?” diye sormuş. Az, hiçbir şey olmadığını söylemiş.

Öz “Hiçbir şey duymadın mı görmedin mi?” demiş.

Az, “Hayır, sadece pencereye bir kuş kondu” demiş.

Öz, heyecanla “Nasıl bir kuştu?” demiş.

Az, “ Bilmiyorum dikkat etmedim, basbayağı bir kuştu, tam göremedim, sadece gagası gözüktü” demiş.

Öz “Gagası nasıldı?”diye devam etmiş.

Az ,“Ne bileyim dikkat etmedim” demiş.

Öz, bu duruma çok üzülmüş. “Hay ben sana ne diyeyim; eğer o kuşun gagasına dikkatli baksaydın, şimdi nerede olduğumuzu bilebilirdik” demiş.

Az “Saçma, bir gaga çok küçük bir şey. Ona bakıp nerede bulunduğumuzu nasıl anlayabiliriz ki?” demiş.

Öz “Bu dünyada küçük şeyler yoktur. Bakmasını bilen göz için her şeyin bir anlamı vardır” demiş ve devam etmiş:

“Bak eğer kuşun gagası uzun ise bizi Alma’nın (Alma yola çıktıkları kasaba imiş) kuzeydoğusundaki bataklık bölgeye getirmişler demektir. Uzun gagalı kuşlar suyun dibindeki solucanları, küçük kabukları toplar çünkü. Eğer kuşun gagası, kısa, ince ve sivri ise ağaç kabuklarındaki böcekleri yiyordur; söğüt Bülbülü’dür örneğin. Bu durumda bizi güneydeki ormanlık bölgeye getirmişlerdir. Eğer gagası eğri, çapraz uçlu ise çam kozalaklarının pullarını ayıran bir çapraz gagadır. Bu durumda batıdaki çamlık bölgeye getirmişlerdir bizi. Eğer gagası, kısa, kalın, güçlü ise tohumların, yemişlerin sert kabuklarını kırıyordur. Bu durumda Alma’nın kuzey batısındayız demektir. Nerede bulunduğumuzu bilmek ise kurtulma yolunda ilk adım olabilir.”

Az duydukları karşısında hayretler içinde kalmış, Öz’e” Küçük bir şeyden böyle büyük sonuçlar çıkarabileceğini hiç düşünmemiştim. İyi de bütün bunları şimdiye kadar niçin bana öğretmedin?”

Öz, “şimdiye kadar böylesine zor durumda hiç kalmadık da o yüzden. Bu dünyada her durumda işe yarayacak küçük bilgiler vardır. Uygun durumda uygun bilgiyi kullanırsan büyük sonuçlar çıkar ortaya. Küçük, büyüğün anasıdır. Azlık çokluğun özüdür” demiş.

Kaynak :

Üstün Dökmen (Küçük Şeyler )

Yaşam Kozmik Bir Festival…

Genellikle yüce bir ereğe ulaşabilmek için yaşamımızı kederli bir mesaiye dönüştürüyoruz.Oysa yolda olmanın tadını çıkarabilsek, yolda olduğumuz sürece kavranacak ne çok şey olduğunu görebilsek, kavradıkça güçlendiğimizi, güçlendikçe mutluluğa dönüşen bir değişimi fark edebilsek…Belki o zaman, Evren’in senfonik bir orkestra gibi olduğunu hissedebilir ve bu orkestranın çaldığı sonsuz uzunluktaki eserin melodisini duyarız.Her bir duygunun, her bir düşüncenin, her bir canlının, cansızın, her bir zerrenin bu melodiye katkıda bulunduğunu, bu orkestrada bir kahkaha, bir çığlık, bir kaplumbağa sürünüşü, bir yaprak hışırtısı ya da bir fagot nefesi olabilmenin ne kadar büyük bir sevinç olduğunu fark ederiz.Yaşam kozmik bir festival…Bu festivalde olabilmenin ve Orkestra’nın çaldığı melodiye katkıda bulunabilmenin ne kadar büyük bir şans olduğunu bilerek yaşamak büyük bir mutluluk.Yaşamınızdan sevgi, yüzünüzden gülümseme hiç eksik olmasın.Ceyhan Olten