Dünyayı Verelim Çocuklara…

Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler…

20 Kasım Nazım Hikmet doğdu./ Dünya Çocuk Hakları Günü

Gelecekteki Kendime Mektup

Bu mektubu gelecekteki halime yazıyorum çünkü bu anıların zamanla silinip gitmesini istemiyorum. Çok fazla şey deneyimlediği zaman gelecekteki halimin durmasını ve bu mektubu alıp düşünmesini istiyorum. Nereden geldiğimizi ve kim olduğumuzu bilmezsek nasıl olmak istediğimiz yere gideriz?

Gelecekteki halimin durup derin bir nefes almasını ve düşünmesini istiyorum…

Gelecekteki bana mektup: unutmanı istemiyorum…

Sevgili kendim, seni bugün mutlu eden şeyleri unutmanı istemiyorum. Bu yüzden sana yazıyorum. Bu mektup sana yol göstersin ve her gece yatağa gülümseyerek gir. Hem sahip olduğun dostların hem de yaptığın iş ya da sosyal hayatın sayesinde. Belki isteklerin için hep savaşmak zorunda olacaksın ama hobilerin seni mutlu edecek. Umarım hiçbir zaman onlardan vazgeçmezsin. Ya da vazgeçersen umarım bu daha iyilerini edindiğin için olur.

Bu mektubu okuduğun zaman seni güzel bir anı yolculuğuna çıkaracağından eminim. Buna tutun. Geçen yılların duygularını değiştirmesine veya yüzünden bunları silmesine izin verme. Sevgili gelecekteki ben, zorluklara diren ve kendini kaybetme.

Gelecekteki ben, sana bu mektupta hayallerimi ve her sabah beni uyandıran şeyleri anlatmak istiyorum. Bunu okurken onlara ulaşabilmiş misin göreceksin. Ulaşmadıysan akıllı ol ve elde etmek için çalışmaya devam et. Bu yolda öğrendiklerini koru ve ders al. Başarılı olamasan bile her deneyimin sana bir şeyler katıp yeni fırsatlar açtığını unutma

Sevgili kendim…

Bugün beni mutlu eden şeyleri unutmak istemiyorum, senin de öyle. Bu mektup hatırlatıcı olsun. Sana bu sözleri mutlu bir anda yazıyorum, sanma ki sadece melankoli bana ilham verir. Her ne yapıyorsak istek ve iradeyle yap, yolundan şaşma, hor görme. Kararlı ol ve devam et. Ve unutma, ufukta gördüğün bulutların çoğu aslında o kadar karanlık değil.

Bu mektupta yaşadığın maceralı, gururlandığın şeyleri göreceksin. Her şeyden önemlisi seni özel ve farklı yapanın ne olduğunu. Sen özelsin ve öyle kalmanı istiyorum. Şu an gülmüyorsan dur ve düşün, olmak istediğin yerde misin ve nereye gidiyorsun. İçindeki kızı zapt ederek büyüme. Bu mektubu ona da yazıyorum.

Gelecekteki ben…

Gelecekteki ben köklerini unutmanı istemiyorum. Bu yüzden sana yazıyorum. Nereden geldiğini hep hatırla. Bu yolculukta senle birlikte olanlardan memnun olmak yetmez, onları da memnun et. Bağlantının koptuğu biri varsa ve özlüyorsan ara onu, o da senin bir parçan. Hayattaki anılarının parçası olduğu için ona teşekkür et ve gülümse.

Bu mektupta gelecekteki halim, tüm arzu ve umutlarım canlıdır. Hala öğrenmeye devam ediyorum. Bunların yol boyunca kaybolmasını istemiyorum. Rüzgarın kaderini öylece savurmasına izin verme.

Umarım gelecekteki ben, bu yolda kendini kaybetmeden sağlam şekilde ilerlersin. Kendime başka bir mektup daha yazmak istiyorum. Gerçekten her şeye değecek hayaller olduğunu göstermek için. Ne olursa olsun yaşa!

aklinizikesfedin.com

Seni seviyorum

“Sadece içimdeki çocuğun sesini dinlediğim zamanlar kendimi yaratıcı ve eşsiz hissediyorum.” Alice Miller


Yetişkin kimliğimize, yaşam enerjisi, yaratıcılık, renk, heyecan, merak, neşe, koşulsuz sevgi ve coşku duygusunu aşılayan o temel titreşimin kaynağı ‘içimizdeki çocuk’tur.

Ancak ve ancak o öz titreşimin kaynağı olan sevgi varlığını hissettiğimizde eksik ve sahte ben’liğimizden soyunarak, öz bütünlüğümüzü ve masumiyetimizi kucaklamış oluruz.

Mutluluğu dışarda bulacağımızı sanarak attığımız tüm büyük adımların yerine bir minik adım atalım bu kez kendimize, içimizdeki çocuğun iyileştirici sevgisine, ufacık tefecik ama içi dolu güçlü sevgicik…

İçinizde gülümseyin!
Onun varlığını bildiğinizi, onu beklediğinizi, onu kucaklamaya hazır olduğunuzu, samimiyetle hissettirin ve bu küçük dört sihirli cümleyi söyleyin ‘şimdi’!

Seni seviyorum,
Özür dilerim,
Lütfen beni affet,
Teşekkür ederim…

Evren’den ✍🏻

A3D58FF1-6434-4F32-BAD9-F57813384E7C

#İçselçocuk #Şifa #Neşe #Bütünlük #Umut

Bibliyoterapi

Biblioterapi nedir?

Bibliyoterapi; yazılı edebiyatın ya da diğer adıyla kitapların tedavi olarak kullanımıdır. Bu tedavi yöntemi antik zamanlarda başlamıştır. Firavun II. Ramses, kütüphanesini ” ruh tedavisinde ” bir çare olarak görmekteydi.

Bibliyoterapi, modern çağda Birleşik Devletler’de zirveye ulaşmıştır. Bunun nedeni ise İkinci Dünya Savaşı sırasında cepheden dönen yaralı askerlerde işe yaraması olmuştur. Askerler kendilerini ne kadar çok okumaya adarlarsa o kadar hızlı savaş yaralarını sarmışlardır.

Allan Percy/ Her Güne Bir Kafka

Adile Naşit anlatıyor

Adile NAŞİT anlatıyor:

“‘Bizim Aile’ filminin çekimlerindeydik…

Halit AKÇATEPE ile Münir ÖZKUL,

Aralarında konuşup gülüşüyorlardı.

Tarık AKAN da;

Oturmuş bir köşeye,

Dalıp dalıp gidiyordu…

Yanına gittim…

Çorba içme saatiydi,

Çorba içtik ve

-Hayırdır… dedim.

-Neyin var?

-Yok bir şeyim, dedi.

Üsteledim…

Zor da olsa anlatmaya başladı:

“Mühendislik fakültesindeyken;

Okula yakın bir yerde,

Bir matbaacı arkadaşım vardı…

Cebinden kitaplar basar,

İnsanlar okusun diye uğraşırdı…

Bugün gelirken ona rastladım,

İşleri bozulmuş.

Kapatmak zorunda kalacakmış dükkânı” dedi…

Çekimler iyi gidiyordu,

Münir’in yanına gittim.

Durumu anlattım…

Yevmiye usulü çalışıyorduk.

Münir, bunu epey dert edindi.

Hani o can alıcı sahne var ya:

Münir’in o güzel tiradı.

Saim Bey’ in kapısından içeri girer,

“Sen değil, ben büyüğüm, ben…” diye noktalar…

İşte o sahnede,

Herkesin eli ayağı buz kesti.

Yarım saat bir sessizlik oldu…

Gün bitti, yevmiyeler dağıtıldı.

O gün ne olduysa,

Hepimiz 3’er yevmiye aldık.

Münir 10 yevmiye almıştı…

Herkes aldıklarını bir araya getirdi topladık

ve Tarık AKAN’a uzattık…

Kabul etmedi…

Zorla kabul ettirdik…

Matbaadaki işler düzelene kadar,

Her gün biraz daha destek olduk…

Bugün,

Tarık’ın vesilesi ile o matbaa halen çalışıyor

ve geçtiğimiz gün,

20 bin adet kitap basıp,

Tüm ülkedeki okul kütüphanelerine yolladı…”

Adile NAŞİT – 21.06.1985

Kitabın adı ne miydi?

NUTUK…..

“Dostum dostum,

Güzel dostum.

Bu ne beter çizgidir bu?

Bu ne çıldırtan denge?

Yaprak döker bir yanımız,

Bir yanımız bahar bahçe…”

O güzel insanlar mı?

O güzel atlara binip gittiler…

Ruhları şâd olsun…

Saygı, özlem ve minnetle…

Alıntı – Kerim Erarslan

@persephone’ninçiçekleri

Suçlu kim ?

SUÇLU KİM…

Yaşadığımız zaman ve karşılaştığımız her durumda bir suçlu aramaya, oluşturmaya yönelik hep bir çabamız, eğilimimiz var, bizler aslında en kolay yolu seçiyoruz farkına varmadan.

İp ucu bizim elimize verilmişken, ipi birilerine vermeyi seçen de biziz.

“Onun yüzünden, sistemin yüzünden, yönetim yüzünden, doktorlar yüzünden, beni anlamayanların yüzünden, ailem yüzünden, eşim yüzünden, duygularımı göremeyenler yüzünden, talihsizliklerim yüzünden, kötü gıdalar yüzünden”… Uzar da uzar suç ve suçlu bulmaya eğimli cümleler, listeler.

Farkına varmasak da dışarda suçlu arama konusunda hepimize bence birer dedektiflik sertifikası verilmeli (!) Çünkü her durumda kendi dışımızda dedektif olup iz sürenleriz(!)

İletişimde bir kural vardır. Belki bilirsiniz… İşaret parmağınız durumu yaratan olay ya da kişiyi gösterir evet, peki içe dönük dört parmak… Bakın kimi gösteriyor(!)

Görülenin ötesine geçmek… Başarabilir miyiz, beraber deneyelim…

Kendinize çevirin bu kez büyütecinizi, büyütün büyütün daha görünür hale gelsin…

Bunu ben şimdi kendim için yapıyorum… Siz de olası var ettiğiniz tüm durumlar için bunu yapabilirsiniz.

Ca’lılığım…

İçimde oksijensiz, hızla üreyen kuraldışı bir hücresel yapılanmaysa eğer yengeçlerim, evet ben izin verdim onlara… Işıktan yoksun. Karanlıktan beslenen… Acımasız tasvir edilen yapı, ölümcül kıskaç. Nefesimin taşınmadığı o ücralıkta üreyenler.

Ben de beslemiş olabilir miyim onları… Korkularımla, endişelerimle, bağımlılık durumlarımla, affedemediklerimle, özgür bırakamadığım zihinsel karmaşamla, fazla fedekarlıkla. Yanlış beslenme alışkanlıklarıyla…

Evet olabilir değil mi, ancak bilinen bir gerçek daha var ki kadim bilgilerde

“kötü aslında iyiliğe hizmet eder”…

O halde zaferlenmek de bizim çabamıza bırakılmış olabilir mi? Zor mu? Evet kolay değildir, büyütecin diğer tarafına geçmek….

Yanımızda ilgi bekleyen bir çocuğun duygusuna ne kadar uzaksak, maalesef kendimize de bir o kadar uzağız. “Şimdi değil”, “Bir dakika işim var”, “ Susar mısın çalışmam lazım”, “Yorgunum!”

Kaç kez bu ya da benzer cümleleri kullandınız siz de ben gibi…

Susmaz ki kolay kolay dıştaki çocuk, susamıştır bir kez size. Tıpkı içimizdeki çocuk gibi.

Sezgilerimin beni çağırdığı yolda susturan da bendim. Olumsuz durumlardan uzaklaştıramadım kendimi, sorumluluklarımın gereğini yaparken, bedenimi unuttum, manevi dünyamın çağrısını unuttum. Sevilmeyi bekledim, anlaşılmayı, ancak ne kadar az kendimi anlamış ve bekletmişim meğer içimin çocuğunu da! Kendimi sağlıksızlaştıran benim… Ve siz de!

Kendimize ayırdığımız zaman dengeleyici olmalı, şifa için ve zamandan bağımsızca…

Çaresiz değil, Çare’ siz olun! … Ben’liğimizin gücünü yadsımamalıyız, yaratandan ötürü.

Dışardan gelen olumlu uyarıcılar, aslında olumsuz görülen durum ve tüm hastalık sinyalleri bile, bizi kendi bütünlüğümüz için uyarıcı niteliğinde… İrademizi uyandırmak için yarıştalar, bize varışta! Kuş sesleri, ezan sesi, bir çocuğun ağlaması, güneşin gözünüze giren ışıkları, denizin dalgaları… Her şeyi bırakın kalp atışları ve alınan nefes bile çağrı kendimize.

Şimdi yazarken benimle ilgilen dercesine pati atarak elimi çeken köpeğimin de “sev beni” uyarısı gibi!

Mesajı aldım her şeyi bırakıp sevgi ve ilgi bekleyen masumiyetle ben de biraz nefesleneceğim. Yazıya şimdilik kısa bir ara…

Tedavi hastalık sürecinin, görünen ve görünmeyenin bir parçası, ancak sadece tıbbi tedavi sürecindeki yardımlarla yetinmemeliyiz… Duruma sebep olan kaynaktaki çalışma bize ait.

Tüm bunları okuduğunuzda olası bir yanlış, eksik anlama oluşturmamak adına özetle şunları eklemek istiyorum; Ne kendimizi öfkeyle suçlayalım, ne de kendimizden bir aciz ya da kurban yaratalım. Kendimizi kendimizin celladı olarak suçlu görmek değil bahsettiğim… Kendimizi baltalamaktan vaz geçmek…

Kendimize egemen olmak! Çözümün kendisi olmak! Fast food alışkanlıklar gibi davranışlarımıza da yansıyan zamana bağımlılık, kötü alışkanlıklar ve hız, bizi aslolan özümüzden uzaklaştırıyor! İşte buna izin vermemek bahsettiğim. Yeni bir biçimlenişe ihtiyacımızın göstergesi bence biraz hastalıklar ve tüm hastalıklı duygu ve durumlar.

Bir annenin ya da babanın duygusuyla, şefkatiyle koruyucu olarak yaklaşalım önce kendimize… İzin verelim içimizdeki ışığın tüm hücrelerimize geçişine… Nefeste akışta kalabilelim biraz da olsa… KENDİMİZİ SEVMEKLE başlasın her şey ve tüm evrene yayılsın Şifa ile…

Evren Balgöz

*Kendimize süren yolculuk yaşam boyu. Hala kendi üzerimde çalışıyorum, inşa etmeye çabalıyorum yeniden kendimi. Umutla ve yengeç barışıyla… Aşkla beslenerek! Ben sadece üzerime düşen kısmında dönüşüm gayretimi, geçtiğim labirentli yolları paylaşıyorum sizlerle de… Bilgi aktarmak değil asla amacım, hatırlatıcı olabilmek kendi üzerimden sizlere nacizane! Her süreçte çaba bizden olsun, takdir sadece Yaradana aittir.