Bir Peruk Hikayesi

Dönüşümün ilk izleriyle, Bir PERUK hikayesi,

B7BA8A66-D3CF-4DC8-8394-FD749666FB68
Bir peruk üzerine hikaye mi olur diyeceksiniz. Oluyor’muş.

Peruk deyip geçmemek lazım’ mış her teline takılmış bir hikaye varsa. Kendi saçlarının bir dönem yerini aldıysa o tak çıkar saçlar…

Zamanında yüzüme taktığım o kocaman gülümsemeyi hatırladım. Kabullenişin, mutlu olmanın çabası o gülümseme.

-Yaşayanların anlayacağı türden-

O Peruk.

2D198C40-3FB1-4BC3-834A-B8D73A4B06B3
Bir  dönüşümün belki de dışa yansıyan ilk izleriydi… Bir savaş boyası sürerek mücadeleye giren eski kızılderili kabileler geldi yazarken aklıma. Yüzlerine sürdükleri boyalardan anlardınız bir mücadelenin izlerini. Belki peruklarımız da bir nevi böyle bizler için de…

Yitip giden saçları, mücadele zamanlarını taradım az önce, ihtiyacı olan birine gitmek üzere hazırlarken peruğumu.

Her telinde ayrı bir ben, bir er meydanı takılı kalmıştı.

Uzun bir süreden sonra bugün ona dokunurken geçmişe, iyileşme sürecime dokundum …

Şaşkın ancak yüzünde eksik olmayan gülümsemesi ile ‘mücadeleci ruh’ rolünün kostümünü,  ‘olanı olduğu gibi kabullen, bundan da alacaklarını al ve sahneni tamamla’ diyen beni taradım az önce…

Aynadaki ilk halim geçti buğulu gözlerimden. Ellerime tutam tutam dökülen tel tel saçlarımda ve o an’da kim bilir kaç ben dökülmüştü avuç içlerime. Ağlamalarım söndürmemişti avucuma düşen ateşi.

Ve ben en çok o akşam ağlamıştım. Ertesi gün iyileşmesi gereken yönüme birlikte güçlü olacağımıza söz verirken.

Az önce şükürle karışık duygulardan geçerken, “geçti bitti” demesi iç sesimin cılız bir ifadeydi.

Ertesi sabah, kuaförün önüne geçerek “kes saçlarımı yeni rolüme hazırla beni” derken yüzümdeki o kocaman gülümseme, saç telinden düştü gözlerime ve konuşmalar kulaklarımda çınladı. Duygularım vurdu kalp duvarlarıma.

Geçen zaman. Hastane kokusu… Sesler… Konuşmalar… Koşuşturmacalar.

İlaç makinasının sesi.

Size hiç söylemiş miydim… Hayatımda duyduğum en güzel müzik notası, planlanan son kemoterapimde makineden gelen ilacın bitim sinyaliydi.

Telleri karmakarışık olmuş peruğumu tararken, taradım geçmiş bir yılımı, karmaşık duygularımı.

Geçilen yollar düz bir patika değildi. Evet keskin, dik, yokuş yukarı ve tutunacak ağaçların azlığında bir seyir tepesine tırmanıştı adeta bu… Ucunda seni bekleyenin tam da ne olduğunu bilmeden…

Ya bu yoldan yokuş aşağı düşmek vardı, ya da tırmanmak olanca gücünle, inançla, sevgiyle. Barışla. Önce yüce aşka ve o aşkla yüreğine konan öze inanarak tutunmak ağaçsız yerlerde. 

Ya da yükselebilmek olay ve durumların üzerinde, Icarus olmak vardı….

Bu dik yolu aşabilmek için balmumu kanatlarla da olsa uçabilmek, cesaret örneği sayılan hikaye kahramanı Icarus’ ca. Ancak balmumu kanatlarımızın yani cesaretimizin kırılmamasına dikkat ederek.

Sevgi ve şifanın güçlü kanatları sarsın hepimizi… İyileşmesi gereken yanımızı hep kucaklayarak, umutla bir gülümseme konduralım yüzümüze şimdi.

Evren’den

#Neşe #Umut #İnanç

 

U’mutlulukla bakmak

13D5DAF8-2AA0-48EA-8B4B-687D00399879Görülmez yaralarınıza, duygularınıza, yaşama bakışınıza  ‘Umut, Sevgi ve Neşe’ bantı kullanmayı deneyebilirsiniz.

Gerçek bir iyileşme; sevgi tohumlarını içinde barındıranlar ve yaşama U’mutlulukla bakabilenler için, tam da olması gereken zamanda renkli ve canlı yeni çiçekler açarak gelecektir.

“Yaşam kısa değil, sonsuzdur. Var oluşun acele içinde olduğunu gördün mü hiç?

Mevsimler zamanında gelir, çiçekler zamanı gelince açar, ağaçlar hayat kısa diye hızla büyümek için koşuşturmazlar. 

Tüm var oluş, yaşamın sonsuzluğunun farkındadır.” der Osho’da.

Sevgi, neşe, umut ve şifa ile…

Evren’den

#Neşe
#Umut

TERS NEFES

Hayatta her şey bazen dibe vururken bütün çözümün aslında önce nefesi fark etmekten geçtiğini öğrenmek. Nefes ile dönüşebilmek, yenilenebilmek, yaşam yolculuğunda bedene alınan her nefesten haberdar olmayı bekleyen hücrelerimiz gibi, an’ da kalarak yaşama özgürlüğünü bedensel ve ruhsal olarak hissetmek, nefesi duymak, fark etmek meğer ne kadar da önemliymiş….

Doğru nefesle bir olmak, kalple atmak, akışta kalmak, işte HAYAT…

447ef418-6d94-4645-9c7a-7f2b614d90ff

Periton CA tanısı ile başlayan sürecimde, tedavimin önemli bir parçasıydı KANSER CERRAHİSİ.

Gecikmiş bir evredeydim ve bu konuda en zor görev ise öncelikli Cerrahi Ekibimdeydi.

Total Kollektomi Ameliyatıydı yapılan işlem. Başarılı ve zorlu bir temizlik operasyonu ile yengeçlerimin büyük bir kısmına veda etmiştim ve geciken evre nedeniyle batında yer alan metastazın ilerlediği belli organlarıma.  Ancak nefesle dönmüştüm yeni hayatıma, doktorlarımın şifa eli aracılığıyla.

Ameliyat sonrası karın dikişlerim henüz taze olduğu için, bir süre diyafram nefesi almakta zorlandım. Dikişlerimin iyileşme sürecinde nefesim yaşam döngüm olan diyaframa zor iniyordu.

Aradan bir süre geçtikten ve dikişlerim kendini onardıktan sonra, Doktorumun da tavsiyesi ile küçük küçük nefes çalışmalarımla, nefesimi diyaframıma indirmeyi başarmıştım… Ancak gözlemlediğim sıra dışı bir durum vardı…

TERS NEFES alıyordum.

Emin olmak için her nefes denemem de bunun tekrarladığını fark ettim. Diyafram nefesi alırken şişmesi gereken karnım, nefes alırken iniyor, nefes verirken şişiyordu. Evet, kesinlikle ters nefesteydim.

Nefes Terapisti arkadaşımı aradım fark ettiğim bu durum için.

Ameliyat sonrası, ya da travmatik durumlarla da, doğal olarak buna rastlanabildiğini, ancak pek çok kişinin nefeste oluşan bu durumu fark edemediğini söyledi. Hatta anestezi altında bilinç kapalı bile olsa, bilinçaltı korkular yaşamış olabileceğimi, bu durumun vücudun ve nefesimin tepkisel bir koruma davranışı olabileceğini de ilave ederek şu bilgiyi verdi.

“Bisiklet tekerleği şişirme pompası gibi, ömür boyu hiç durmadan vücut içine hava alır. Daha sonra bunu dışarı pompalar. Ancak akciğerin tüm organlar gibi sağlıklı çalışabilmesi için ek bir enerjiye, güce ihtiyacı vardır. Bu güç, göğüs kafesinin altındaki diyafram ve kaburga kemiklerinin arasındaki kaslardır. İlk korkularla, geçirilen travmalarla, öfkelerle, kaygılarla, bazen ani heyecanlarla, olumsuz duygu durumları ile bile kısalır nefes. Blokajlar oluştururuz istemeden, farkına varmadan göğüs nefesine, ya da ameliyat sonrası enderde görünse TERS NEFESE döneriz. Kaliteli nefes gider ve sadece solunum yapmaya başlarız. Ancak soluk alıp vermek nefes almak değildir. Ciğerlerin yüzde 10’unu kullanırız, evet sağlıklı olmak için yetersizdir bu soluk alma süreci, ama hayatta tutar. Nefesini fark etmen çok iyi şimdi de düzenlemelisin”

Bana verdiği tüm nefes egzersizlerini 10 gün süre ile yapmamı , kendimi ve nefesimi gözlemlememi ve durumun normal nefes seyrine yeniden alışacağını söyledi. Evet öyle de oldu. Tersi düz ettik tabiri caizse yeniden…

Hala kendimi gözlemleyerek, her duygu durumumda nefesimi takip etmeye ve nefesim üzerinde hala çalışmaya gayret ediyorum. Her an, her koşulda ve duygusal durumda. 

Nefesimizi fark edelim. Dinleyelim onu, hissedelim içimizdeki mucizeyi her an. Ta ki nefesimizle bir olana dek, oksijenlelim tüm hücrelerimizle… 

“ALIYORUM, VERİYORUM” cümlesi bile bizleri nefese döndürmeye yeterli.Bol oksijenli ortamları seçmek ve nefesi düzenlemek de bizim elimizde. Tedavi sürecinde kişisel gayret ve çabamız da önemliymiş bunu anladım.

HATIRLAYALIM ! Yengeçler Karanlık ve Oksijensiz ortamları sever.

Sevgi ve Şifa ile…

Evren’den

Sadece yengeçlerim vardı!

Bilindiği üzere ‘cancer’ latince ve antik Yunanca ‘yengeç’ demektir.

Bu hastalığın adının neden yengeç olduğuna gelince, yengeç avını kıskaçlarıyla yakalar ve kemirerek öldürmeyi hedefler. Yengeçler yan yürürler, tıpkı kanserli hücrelerin yan yana ilerlemesi gibi…

232150CF-5773-43DE-B278-ECA32835C88F.jpeg

Yaklaşık üç yıla yakın devam eden karın ağrılarım “İyileşmesi gereken bir şeyler var” sinyali veriyordu. Ancak uzun süren tetkikler neticesinde önemli bir bulguya da rastlanmamıştı. Üzücü olan kısmı ise artık hastalık hastası olduğum düşüncesiydi… En son hassas bağırsak sendromu teşhisiyle, nerdeyse çölyak rejimine yakın bir rejim uygulandı. Tabi sonuç alınamadı kilo vermemin dışında.

“Olsun” dedim “sağlıklı beslendim ve fazlalıklarımdan kurtuldum”.  Ama aslolan nokta hala sinyalde…

Hastalık yoktur, hasta vardır… Hastalık ezber bozar hastasına göre… Geçmeyen şikayetler varsa, literatür bir yana hasta bir yana… Başlangıçta durumumda olası göz ardılara  isyan etmiyorum. Bu yolda “almam gereken kadim öğretiler varmış” diyorum.

Çıkan Patoloji sonucu “kanserli hücrelerimin varlığını” gösteriyordu. Parçayı değerlendiren ilk Pataloji Uzmanı ile yaptığım görüşmede söylediği şuydu…

“ Periton Ca. Primer nokta tam belli değil, ancak over kaynaklı olduğunu düşünüyorum… İleri inceleme için başka laboratuvarlara da götürebilirsiniz parçayı. Umarım ben yanılıyorumdur ve siz bana gelip yanıldığımı söylersiniz”.  Korku yaşamadım, şaşkındım sadece. Ağlayamadım bile.

Genetik kodlarımızda da yoktu ki, daha sonra bir umut alınan parçayı iki hastanede daha incelettik.

Sonuç değişmedi bilinen bir hastanede konsey kararıyla ilk tedavim başladı. Üç kür kemoterapi ardından ameliyat kararı alınmıştı.

Ancak üç kürden sonra Pet çekimiyle ve tek hekim kararıyla, bilinmeyen bir zamana uzamıştı kemoterapi süreci, yengeçlerimden temizlenene kadar.

“Hayır” diyordu içim bu işte bir şeyler eksik… Tıbben doğruluğunu tartışmıyorum elbet, sadece hissettiklerim… İşte o günler, değişen kararla birlikte çapraz sorgumun başladığı günlerdi. İçimde yerine oturmayan bir şeyler vardı, ilk tedavi yöntemine ilişkin, rahatsız eden bir duygu.

Sorgulamalarımın sürmesi ile birlikte; Tıbben ikiye ayrıldı tedavimdeki görüşler. “Kemoterapiye devam”, “hayır ameliyat”.

“Hayır ameliyat” diyen grup, bana göre sistemin parçası olmamış, literatüre bağlı ancak hastanın genel durumunu da göz ardı etmeyen, gönüllü meslek erbaplarından oluşan ayrı bir gruptu.

Onlara göre gecikmeden ameliyat olmalıydım ve ardından kemoterapi günleri.

Bir Tıp duayeni abim, o sıralar karar vermekte yaşadığım güçlüğü anlayarak, karar vermemi kolaylaştırmak adına bana şunu söyledi. “Evet iki alternatif görünüyor ikisi de tedavine yönelik, iki grupta sana bu rauntu kazandırmak için var. En çok sevdiğin kişi için böyle bir karar vermen gerekse, sen hangi kararı alırdın ? Uzun bir süre düşünmeme gerek yoktu bunun için.

Ve o gün ilk girdiğim yoldan, ikinci yola döndüm ameliyat kararı alarak. Karar benimdi. İçim de huzurlu.

Tedavim süresince, tedavinin getirdiği her türlü düşüşü ben de yaşadım. Ama bunları hastalığımın değil, iyileşme sürecimin gerekleri olarak görmeye çalıştım ve moralimi yüksek tutmaya gayret ettim… İsyan mı, şikayet mi, kendini aciz ya da kurban gibi görmek mi, asla…

“Bu roldeysen şimdi rolünün gereğini yap, alman gerekenleri al ve sahneni başarıyla tamamla” diyordu iç sesim. “Her şeyin bir sebebi var, bu sadece bir sonuç !”

Hastalık durumu bana söylendiğinde ilk aklıma gelen şuydu, neyi eksik bıraktım kendimde, neyi sindiremedim yaşamda içime.  Çünkü bana göre hastalıklar iyileşmeyi bekleyen sendromlarla bizi uyarır ve gerçek bir iyileşme ancak içerde başlar…

Karın bölgem yaşam bölgemdi. Bağırsaklarım, üreme organlarım hepsini kıskacına alan yengeç aslında benimle konuşuyordu… İçime sindiremediklerimin, örselenmiş duygularımın maddeleşmiş haliydi yengeçlerim…Kendimi ve duygularımı gözlemlemek için yazdım, nefes ve sanat terapisi ile dengede kalmaya çalıştım…

Düşman olmadım hiçbir zaman yengeçlerime. Hatta zaman zaman onlarla konuşarak barış teklif ettiğim zamanlar da oldu.

“Sen güçlüsün bunu da aşacaksın”… Yaşamda güçlü olmak ve güçlü durmak, sizi aldığınız her rolde ayakta tutmaya yarıyormuş bunu anladım…

Yengeçlerle savaşmak mı, bu savaşmak değildi bana göre, çünkü savaşta ağır mağlubiyetlerde mümkün. Bu uzun bir barış süreciydi… Kendimle ve yengeçlerimle!

Aciz ya da kurban rolüne bürünen bir hasta gibi davranmak, her zaman tehlikeli bir rol hele yengeçleriniz varsa…

“Her tuzakta hayır ben aciz değilim, kurban da değilim, ben öğrenciyim ve iyileşme sürecindeyim” diye teselli ettim kendimi. En zor anlarda gülümsedim içimde…

Aşkla işine bağlı tıp insanların arasında teslimiyet duygusuyla, sonuç her ne olursa olsun daha az riskli olanı seçmiştim… Gönlünü yol yapan, sevgiyle işine yüreğini koyanları… Mekanikleşen bir sistemin içinde, gözlerindeki ışığı kapamamış, hala kalp atışları duyulanlar, onlar iyiki var…

Sonuç mu?

Yengeçlerim benimle Sevgili Doktorlarım aracılığıyla barış imzaladı.

Yapılan ameliyat oldukça başarılı bir temizlik operasyonuydu ve Kemoterapi sonrası son durum “STABİL”…

Ancak biliyorum ki, kendimizi sevmekten vaz geçer, kendimizle barışık kalmayı başaramazsak, olumsuz duygularımızdan özgürleşemezsek, yeni yengeçler ziyaretçi olabilir. Çevrenizde sevgi seli olsa bile, bu yolda yine de yalnız olduğunuzu hatırlamak da ayrıca yarar var. Anlaşılmayı çok da beklememek lazım sanırım bu süreçte, çünkü kendi yaşadığımızı sadece biz anlayabiliriz, ya da bu sınavı bilenler! O bile tam mümkün değilken başkalarını bizi anlamıyor diye suçlamak da yersiz bir düşüş!

Olumsuz olabilecek yeni bir süreci tabiki düşlemek istemiyorum…

Yengeçler aslında bakıldığında “ hep ileri komutu veriyor” ve temizlenseler de uzun süre kendilerini hatırlatıyor ve aslında şunu söylüyorlar.

“Kendini daima sev, iradeni iyi yönde kullan. Kendini erteleme. Yaşamayı seçtiysen, kıskacıma düşme, koş ve her zaman kendine daha fazla koşabileceğini söyle”

Çabada olmak, akışa güven ve teslimiyette olabilmek sanırım en doğrusu.

Sevgi ve Şifa ile…

Evren’den

Robotik cerrahi

Prof.Dr. Gökhan Akbulut / Genel Cerrahi

Robotik Cerrahinin Avantajları 

İlk kez 1988 yılında laparoskopik cerrahinin uygulanması ile cerrahide teknik açıdan bir devrim gerçekleşti. Bu devrim ile ameliyat sonrası daha iyi kozmetik sonuçlar ve daha az postoperatif ağrı, daha kısa hastanede kalış süresi ve daha düşük insizyonel herni riski söz konusuydu. Laparoskopik cerrahi hızla yaygınlaştı. Cerrahinin pek çok alanında uygulandı. Ancak, kolların açılanamaması dar ve derin yerlerde sorun yaratıyordu. Laparoskopik sol kolektomi gibi ameliyatlarında yaklaşık 180 vaka gibi öğrenme eğrisi mevcuttu. Keza anastomoz yapmak ve mikro cerrahi uygulamalar güç yada imkansız denecek kadar zordu. Robotik cerrahi özellikle küçük ve 270 dereceye kadar açılanan kollarıyla bu sorunu azalttı. Görüntü, dual-3 chip kamera ile laparoskopiye göre daha iyi bir derinlik hissi verir, 10-12 kat büyütülmüş ve üç boyutludur. Robotik kollar, bilek eklemini simüle ederek yapılmıştır ama ondan daha fazla açılanabilir. Her yöne, hassas şekilde ulaşabilir. Bu da derin ve dar alanlarda çok iyi disseksiyon ve sütürasyon şansı vermektedir. 

Dokuların hissedilmesi

Robotik cerrahinin önemli sorunlarından biri doku direncinin algılanamamasıdır. TelelapALF-X, İtalyan robotik sistemi bu sorunu çözmüş görünmektedir. 

Eye-Tracking Sistemi

Göz hareketleri ve baş hareketleri ile kameranın hareket ettirilebilmesi, konsolu kullanan cerraha büyük avantaj sağlayacak görünmektedir. Telelap ALF-X bu sistemi geliştirmiştir. 

Da Vinci Robotlarının Geleceği

Intuitive Surgical şirketi üç ana teknik gelişmeye odaklandıklarını belirtmişlerdir. Birincisi görüntü kalitesinin arttırılmasıdır. Özellikle insan gözünün sınırlılıklarının ötesine geçmeyi planlamaktadırlar. Bu hibrit sistemler bölümünde anlatıldı. Gene bu konu ile ilgili olarak “ intelligent systems” anında geri bildirim veren daha akıllı sistemler eklenecektir. Üçüncüsü, daha az invazif yaklaşımlardır. Da Vinci X sistemi, kadranlarda birden çok docking’i azaltmayı hedeflemiştir. 

Sonuç

Yakın gelecekte bugün konuştuğumuz, maliyet gibi sorunları aşması halinde robotik sistemler yaygınlaşacaktır. Bunun dışında, haptik algılama, göz hareketlerinin ile kameranın görüntüyü takibi gibi sorunlar çözülmüş görünmektedir. Tek port sistemi ve doğal deliklerden ameliyat yapmak ile ilgili gelişmeler docking dezavantajlarını azaltacak, daha iyi kozmetik sonuçlara neden olacaktır. Ancak, yapay zeka ve hibrit sistemler cerrahi içinde robotik uygulamalara başka bir pencere açmaktadırlar.

http://www.medipol.com.tr/bilgi-kosesi/bunlari-biliyor-musunuz/da-vinci-cerrahi-robotu

YARDIMLARIMIZ ÖLDÜRMESİN! Doç Dr Özlem Sönmez yazdı

Bizim insanımız konu hastalık olduğunda, özellikle de kanser tanısı alan biri olduğunda, yardım etmek amacıyla müdahil olmak istiyor. Hem hasta hem de yakınları için zor bir hastalık.  Farklı önerilerle iyilik yaptıklarını düşünerek istemeden de olsa, hastaların zarar görmelerine neden olabiliyorlar. Hastalar, kulaktan dolma veya konunun uzmanı olmayan kişilerin önerileri ile tedavilerini bırakabiliyor ya da birtakım ürünleri kemoterapi ile birlikte kullanabiliyorlar.  Bazen de hastalar kullandıkları bu ürünleri hekimlerinden saklayabiliyorlar. Bu durum kemoterapi ilaçlarının etkinliğini azaltabiliyor, daha da önemlisi yan etkilerini arttırabiliyor. Karaciğer, böbrek yetmezliğine kadar götürebiliyor, yaşam sürecini ciddi oranda düşürüyor ve ölüme neden olabiliyor.

Hasta yakınlarının yardım etme isteklerini anlayışla karşılıyoruz ancak yapabilecekleri en anlamlı şey; “Senin için ne yapabilirim, yanındayım’’ demeleridir. Sağdan soldan duyduklarını örneğin farklı beslenme türleri önermemelerini, kuvvetlenmen lazım düşüncesiyle bazı dönemlerde özellikle yeme baskısında bulunmamalarını, çalışma dinlen gibi tavsiyelerde bulunmamalarını istiyoruz. Aşırı duygusal bir ilgi ve aşırı korumacılıkla yaklaşmalarını istemiyoruz. Her şey dozunda kararında olmalı ve doğru olmalı. Biz hastalarımızın tedavilerini aksatmadan sosyal yaşamın içinde olmalarını vehareket etmelerini istiyoruz. Mucize bir gıda veya besin takviyesi önermiyoruz. Her şeyden kararında yemelerini öneriyoruz. Erken evre kanser tedavi olan hastalarımız tedavilerini olurken rutin hayatlarına mümkün olduğunca devam ediyorlar. Çalışmak tedavi dönemini kolay atlatmalarına da yardımcı oluyor. Tedaviye uyum ve yaşam kalitesi artıyor, sağkalım uzuyor. 

Kanser tanısı alan hastaya farklı bir insan gözü ile bakılması da bir diğer problem.  Kanser tanısı alan herkese ölecek gözüyle bakılıyor. Ancak kanser tanısı almak bu hastalığa bağlı hayatın kaybedileceği anlamına gelmez. Kanser tedavisi mümkün bir hastalıktır. Pek çok ilerlemiş kanser türünde bile diyabet hastası gibi ağızdan alınan ilaçlarla uzun süre hastalık kontrolü sağlanabilmektedir.

Dahası kanser tedavisini tamamlamış üzerinden yıllar geçmiş bir kişi başka bir nedenle doktora başvurduğunda ‘’ Siz kansersiniz, biz size müdahale edemeyiz ‘’ cevabını alabiliyor. Oysa ki, kanser tedavisi çoktan bitmiştir, ama kişinin üzerindeki kanser etiketi bir türlü kalkmamıştır. Bu anlamda da diğer branşlardaki hekim arkadaşlarımızda da farkındalığı arttırmak önemli.

Yemek Borusu Kanseri Patolojisi

Eş anlamlı: #özefagus kanseri patolojisi

#Yemek borusu kanseri hücre yapısı

Patoloji

Yemek borusu kanserinin hücre tipi genel bir bakış açısı ile iki tiptir. Adenokarsinom (gland, salgı epitelinden kaynaklanır) ve yassı epitel hücreli (squamöz) karsinom.

Kanser hücresi elektron mikroskop görünümü

Adenokarsinom nedir?

Gland, salgı hücrelerinden oluşur. Bu hücre tipi midenin iç yüzeyini kaplar ve mide salgısını oluşturur. Bir miktar yemek borusu ile geçiş alanında görülür, yassı epitel hücresinden mide epiteli hücresine doğru bir geçiş oluşur. Buna mide ve yemek borusu arasındaki çizgi: Z çizgisi denir. Yukarıya doğru daha çok yassı epitel hücreleri yer alır. Midenin asit salgısına karşı dirençli bir hücre yapısıdır, aynı zamanda mukusdan ve asiti nötralize eden bir tabaka ile kaplıdır ve mide yüzeyindeki hücrelerden ve salgı bezlerinden salgılanırlar.

Adenokarsinom işte bu salgı hücrelerinden köken alan ama yapısı tamamen değişmiş, aşırı derecede büyüyerek kitle halini almıştır. Vakaların %60’ı bu hücrelerden oluşur. Barrett mukozası’da başkalaşarak, hücre yapısını değiştirerek kanserleşebilir. Barrett mukozasından gelişen kanser tipi Adenokanserdir. Hücre yapısı sebebiyle daha çok yemek borusunun alt kısımlarında ve mideye yakın yerlerde görülürler.

Barrett mukozası ve onun başkalaştığı hücre yapısı olan metaplazi ve displazi geri dönüşümlü hücre yapılarıdır. Yani kansere doğru gidebildikleri gibi, tamamen normal hücre yapısına da dönüşebilirler. Özellikle müzmin bir irritasyon mekanizması varsa örneğin reflü ve bu irritasyon kesilirse örneğin reflü tedavi edilirse bu hücre yapıları normale dönebilir.

Tütsüleme

Squamöz hücreli karsinoma nedir?

Yassı epitel hücreli karsinom demektir. Daha çok yemek borusunun üst kesimlerinde görülür. Gelişmiş ve zengin ülkelerde daha azdır. Fakir ülkelerde daha yaygındır. Yemek borusu kanserinin sebeplerini anlattığımız bir diğer yazımızda belirttiğimiz buzdolabı kullanılmayan, aşırı tuzlu, salamura ve tütsülenmiş gıdalarla beslenen asya ülkelerinde ve ülkemizin doğu kesiminde yaygındır. Sigara kullanımı ile ilişkilidir. Alkol ve nitratlar (bozulmuş, bekletilmiş gıdalar) sebebiyle oluşabilir.

Endoskopi ve biyopsi tanı koymak için yeterlidir

Patoloji ne demektir?

Patoloji, hastalık bilimi demektir. Ancak hastalıkların hem mekanizmaları hem de temel hücresel değişimlerini gözlemeyi, hücresel değişimler üzerinden teşhis koymayı amaçlar. Patoloji uzmanları, hastalıklı dokuları ince kesiltler haline getirip, daha sonra özel boyalarla boyarlar ve mikroskop altında incelerler. Kanser hastalığının, iyi ve kötü huylu hastalığın ve kötü huylu hastalığın evresinin değerlendirilmesinde kullanılır. Patoloji tebabetin temel taşlarından biridir.

Yemek Borusu kanserinin teşhisi nasıl konur?

Endoskopi ve alınan biyopsinin histopatolojik olarak incelemesi sonucu konur.

Kanser ve Yengeç Sepeti Sendromu

Medcezirlere karşı yüzmek gibi hayat…Üzerinize gelen bir dalgadan bazen habersiz, bazen hissederek, bazense farkına varmadan kabuslarımızla, ya da düşlerimizle büyüttüğümüz dalgalar üzerinde sörf yapmak gibi…

Bazen acı, bazen karanlık, bazen korkutucu, bazen travmatik, bazen sıkıntı veren. Bazen neşeli, bazen keyifli ya da bazen de talihsizlik dediğimiz durumlar, açılmayı bekleyen davetiyeler gibi elinize ulaştığınızda işte serüven de orada başlıyor…

Yengeçlerimin varlığını öğrendiğim o zamandan bu yana ‘zaman’ benim için tik tak seslerinden çok daha fazlası… Ezberimde olmayan pusulasız ve haritasız bir yolu yürümenin getirdiği duyguları zaman zaman sizinle paylaşarak geldiğim takvim yolu neredeyse iki yıl olmuş. Dile kolay…Bildiğim tek şey, uzun bir süredir, geçtiğim yolun izlerini kaybetmeden, akışta elime gelen davetiye ile, yürümeye devam ettiğim. Zaman zaman sizlerle, zaman zaman kendi içimde “anda”…

Bu davet dışa doğru alınan bir yol olmanın biraz dışında…çünkü bu yolculuk zamanın içinde, ancak aslında kendime doğru yaptığım bir yolculuk.

Kendimden kendime ve kendimden bütüne…

Bu belirsiz, ezberimde olmayan yolda hayatımın en zor öğretmeni ile karşılaşmak, kimilerine göre talihsizlik sayılabilecekken. Yengeçlerimin bana çıkardığı davetten öğrendiğim çok şey oldu ve hala öğrenme yolculuğum devam ediyor… Ben hayatın sadece bir nefes aralığındaki, anların toplamı olduğunu ve bu anlar toplamında yapmam gereken tek şeyin o ana katabileceklerim olduğunun daha çok farkına vardım sanırım. Ve hayatın elimize ulaşan davetlere iştirak etmemizi beklediğini…

Tüm yaşananlar sizin bakış açınızla da kendi içinizde şekillenirken, eğer merkezinize sadece sevgiyi, inancı ve değerlerinizi koyduysanız, kendi çekirdeğinize, içsel çocuğunuza ya da yüreğinizde açan çiçeğin özüne daha fazla yaklaşmaktasınız demektir…

Hızla akan zamanın içinde bir anda elime geçen davetiye ile karşıma çıkan kapıdan girmiş olduğum bu serüvende, yaşamın çengellerine takılan bizlerin kendimizden, gerçek yaşamdan ya da özümüzden ne kadar uzağa düştüğümüzün farkına vardım. Kapı dışa doğru değil, içe doğru açılıyormuş meğer…

“Neden’ sorusunu bile kendimize net ve samimi bir şekilde soramayacak kadar ciddi bir gürültünün ve zihin karmaşasının içinde hapsolduğumuzu, Televizyon kutusunun, haberlerin birbirine benzer acıları, hatta şiddet duygularını beslediğinin farkına vardım… ve aslında uyanıklık sandığımız şeyin içinde uykuda olduğumuzu…

Ancak şunu da kavradım ki, gerçek bir iyileşme ne kadar içerde de başlasa, dışarıda sizi ‘ölçmeye’ devam eden durum, kişi ve uyarıcılarla da her an karşılaşmak yine olası…

Evet yeni hikayede sanırım burada başlıyor; 2 yıl öncesinde ağır geçen operasyonum sonrasında Doktorum Gökhan Bey’e şunu söylediğimi hatırlıyorum; “hocam içimdeki yengeçleri temizlediniz, ya dışımızdaki yengeçler..…!”

Aldığım yeni Masal Terapisi Eğitiminde, Eğitmenim Fatih Hanoğlu bir sendromdan bahsettiği anda bir anda iki zaman çizgisi birleşti geçmiş ve şimdi arasında “an’da”.

Yengeç Sepeti Sendromu

SONY DSC

“Kumsalda yürüyen bir adam, avlanan balıkçıya yaklaştığında kova içerisindeki yakalanmış yengeçleri görür. Kovanın üstü açıktır, kapağı yoktur. Bu durum onu şaşırtır, çünkü yengeçlerin kaçabileceğini düşünür. Balıkçıya sorduğunda “Evet, tek bir yengeç olsaydı, kesinlikle kaçardı. Ancak, pek çok yengeç varsa, biri kaçmaya çalıştığında diğerleri onu yakalar, kaçamayacağından emin olur” yanıtını alır.

Tek yengeç kapaksız kovadan rahatlıkla çıkabilirken sayı arttıkça kaçış zorlaşır. Çünkü birbirlerini yukarı itmek yerine, aşağı çekerek engellerler. Bu durum, Yengeç Sepeti Sendromu’ nun çıkış noktasıdır.

Filipinliler arasında popüler olan kavram, ilk olarak aktivist yazar Ninotchka Rosca tarafından kullanılmış. “Ben sahip değilsem, sen de olamazsın.”, “Ben başaramıyorsam, sen de başaramazsın.” Bazı insanlar, bencilce davranarak hırslarını ön plana alarak başarmanın yolunun başkalarını geride tutmak olduğunu düşünürler. Kendileri ışığa ulaşamıyorsa, sizin de ışığınızın kesilmesini isterler. Bazen yargılarla, yıkıcı tenkitlerle iyi niyetinizi sabote etmeye çalışırlar.

Yengeç zihniyetine sahip kişiler, kendi karanlıklarının doğasına karşı tarafı çekmeye çalışarak, verim sağlayan kaynakların önemini azaltmayı hedeflerler. Onların başarılarını değil, başarısızlıklarını görmeyi beklerler. Mutlu anlarda bile eleştirecek noktalar bulabilirler. Karanlıktan beslenirler ve aydınlığa tahammülleri yoktur. Şaşırtırlar, bir verip bin alırlar. Empati ve merhametten yoksundurlar.”  *

Ne kadar tanıdık geliyor değil mi, içimizdeki yengeçlerin dışımızdaki yengeçlerle benzerlikleri…

İçimizde ve dışta yapacağımız gözlem ışıktır ve ışık da farkındalıktır.

b5b34ef4c1d6267c93b56644aeff0889

Geleceğe yolladığımız tüm pulsuz mektupların kendimizden tüm evrene, güzellik, sevgi, mutluluk ve neşe getirmesini dilerim şifa ile.

Ve dilerim içimizde ve dışımızda karşılaştığımız sadece gerçek bütünleyici düşler, samimi sevgiler ve ışık olsun.

Hayatımızda “iyiki” diyeceğimiz insanların artması düşü ile… Sevgiler.

Evren’den

*

Ruhuma katılan her bir rehberime ve hatırlatıcıya…

Fiziksel ve ruhsal anlamda yeniden yapılanmam konusundaki katkıları ile beni sizlerle buluşturan Değerli Doktorum Prof. Gökhan Akbulut’ a, ayrıca düşlerime desteğiyle yeni bakış açıları kazanmama destek sağlayan, araştırma ve eğitim notlarını bu makale için bizlerle paylaşan Eğitmenim Fatih Hanoğlu’na  tekrar teşekkür ediyorum.

Evren Balgöz tarafından Mavi Lotus’ta yayınlandı, Mavi Lotus’u takip et…

Evren balgöz kimdir?

ÖN LİSANS EĞİTİMİ: İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Ana Sanat Dalı. Halkla İliskiler Eğitimi / Özel Eğitim. SERTİFİKALI EĞİTİMLERİM; İzmir Gazeteciler Derneği; Beden Dili, Diksiyon ve Sunum Eğitimi SEM Akademi ve Haliç Üniversitesi Sertifikalı Masal Terapistliği Eğitimi İzmir’de: 1995-2006 yılları arasındaki Çalışma Alanlarım: Özel Altınordu Hastanesinde Halkla İliskiler Yönetimi, Ege Spect Nükleer Tıp Merkezinde Halkla İliskiler Yönetimi, EGS Holding’de, Halkla İliskiler ve Grafik Tasarım, Deulcom International’da Eğitim Danışmanlığı, Moor Teamwork Marka Yönetim Ajansı Kurucu Ortaklığı ve Art Of Children Proje Yönetimi 2006-2019 yılı; Akhisar Belediyesi: Kurumsal Kimlik Yönetimi, Halkla İlişkiler, Çocuk Sanat Atölyesi Eğitmenliği Özel İlgi Alanlarım: Sosyoloji, Felsefe, Sanat Tarihi, Psikoloji, Mitoloji, Arkeoloji, Doğa, Çevre, Sanat… Kitap okumak, masal, makale ve şiir yazmak, editörlük, ilgi alanlarımda araştırmacılık, tasarımcılık, müzik dinlemek, doğa, resim, sanatla terapi, masalla terapi, fotoğrafçılık, bisiklet, yüzme, tüple dalış. ‘Sanat Terapisi’ konusunda aldığım eğitimi destekleyen eğitim methodları konusunda ayrıca kişisel bir çalışma yürütüyorum. Basında da yer alan HoneyEyes isimli bir marka oluşturdum. Çevre Dostu, Toprak ananın bilge çocukları Mamaruşkalar… Hayatıma dokunan, ruhumda biriken pek çok özel isim var elbette; Ancak beni sizinle buluşturan bilhassa ‘Yazmam’ konusundaki desteklerim/ itici güçlerim. Rehberim Prof. Stefano D’Anna, Prof. Dr. Gökhan Akbulut – Mavi Lotus, Dr. Valeriy Sinelnikov ve Esmira Mehdiyev’e ayrıca Teşekkürlerimle.

Kanser nedir?

Kanser Nedir? Kanser kelimesi latince cancer’den gelmektedir. Yengeç demektir. En eski kayıtlar, hipokrat zamanına kadar gidiyor. Özellikle cilt ve meme de oluşturduğu çekintiler sebebiyle yengeçe benzediği için bu ismi uygun görmüş, Hipokrat. Daha sonraki antik dönem kayıtları ve ortaçağ kayıtlarında tedavisi mümkün olmayan bir hastalık olarak tanımlanmış ama modern tıp bilimi ve hastalıkların biyolojisinin giderek anlaşılması sayesinde bugün pek çok kanser tipini artık tedavi edebiliyoruz. Ben kısaca basit bir dille kanser hücrelerinin davranışını anlatmaya çalışacağım.

Vücut, tam anlamıyla bir denge sisteminden oluşur. Bütün hücreler birbirinden habersiz bütünün bir parçası gibi hareket ederler. Aralarında haberleşmek için kullandıkları sinirsel ve endokrin haberleşme yöntemleri vardır. Bir hücre tek başına, bütünü bilmez ama tamamen onun bir parçası gibi hareket eder. Deryanın içindeki bir su damlası nasılsa öyle. Buna latince homeostasis diyoruz. Vücudun dengede olma hali.

Denge Homoestazis

Bugün çok küçük bir kısmını aydınlatabildiğimiz ama tam anlayamadığımız gerekçelerle bir grup hücre, kendiliğinden kontrolsüz çoğalmaya başlar. Vücudun dengesini sağlayan sistemler ise gene çok azını bildiğimiz nedenlerle yetersiz kalır. Bu şekilde, genetik olarak bozulan, işlevini kaybeden, yaşlanan hücreler vücut tarafından iki yola sevk edilir, ya kendi kendisini yok etmesi istenir (apoptozis) kontrollü intihar eylemi, yada nekroz-çürüme yoluna gider ve vücudun askerleri sonrada çöpçüleri tarafından temizlenirler.

Kanserleşen hücrelerde ise bu yollar etkisiz kalır. Her gün yüzlerce hücrenin yapısı bozulur ve kontrolsüz çoğalma yoluna giderken bir an gelir bu yöntemler etkisiz kalır ve bir grup hücre isyanı başlar. Bu hücre topluluğunun son hedefi nedir? Çıktıkları hücreyi andırırlar ama yapıları değişmiştir, kontrolsüz çoğalmalarından belki, yada hızlı büyümeleri sebebiyle oksijen ve besin kaynaklarına tam ulaşamamalarından, biraz eciş bücüş görünürler.

Yin ve Yan

Sonuçta büyük ve kararlı yapıyı, vücudun dengesini (homeostazis) bozana kadar da sessiz kalırlar. Gün gelir ağrı ile, bazen iştahsızlık, kansızlık, halsizlik ile kendini gösterirler. Sinsice büyümüş artık dengeyi bozmuşlardır. Buradan sonra, ya kontrolsüz olarak büyümeye ve çoğalmaya devam edeceklerdir ya da bulundukları yerde ve dağıldıkları alanda kökleri kazınarak ve vücudun dengesi tekrar tesis edilecektir.

Prof. Dr. Gökhan Akbulut

http://www.gokhanakbulut.com

Eğer hasta olmak istemiyorsan…

‘Duygularını anlat’ Saklanan ve baskılanan heyecanlar ve duygular gastrit, ülser, bel fıtığı, bel ağrıları gibi hastalıklara yol açar. Zamanla duyguların bastırılması kansere dönüşür. Öyleyse sırlarımızı, hatalarımızı birileriyle paylaşmalıyız. Diyalog, konuşma, kelime çok güçlü birer ilaç ve mükemmel birer terapidir.

Eğer hasta olmak istemiyorsan ‘Karar vermelisin!’ Kararsız kişi güvensiz endişe ve ıstırap içinde olur. Kararsızlık sorunları, endişeleri ve çatışmaları çoğaltır. İnsanlık tarihi kararlardan oluşur. Karar vermek diğerlerinin kazanması için vazgeçmeyi ve avantajları kaybetmeyi kesinlikle bilmektir. Kararsız kişiler mide rahatsızlığı, sinir hastalıklar Eğer hasta olmak istemiyorsan ‘Olduğundan farklı yaşama’ Gerçeği saklayan, rol yapan her zaman mutlu olduğu görüntüsü veren, mükemmel görünmek isteyen kişi tonlarca ağırlığı biriktirmektedir. Ayağı kilden bronz bir heykel gibidir. Aldatıcı görünerek yaşamak kadar sağlık için kötü bir şey yoktur. Kaderleri, ilaç, hastane ve acıdır.

Eğer hasta olmak istemiyorsan ‘Kabullen’ Reddecilik ve kendine saygı eksikliği, kendimizi kendimize yabancılaştırır. Kendimizle barışık olmak sağlıklı yaşamın anahtarıdır. Bunu kabul etmeyenler kıskanç, taklitçi, aşırı rekabetçi ve yıkıcı olurlar. Eleştirileri kabullen Bu bilgelik, akıllılık ve terapidir.

gülümse

Eğer hasta olmak istemiyorsan ‘Çözümler bul’ Olumsuz kişiler çözüm bulamazlar ve sorunları büyütürler. Üzülmeyi, dedikoduyu ve kötümserliği tercih ederler Karanlığı kovman için kibrit yakmalı Arı ufacıktır ama var olan en tatlı şeylerden birisini üretir Biz ne düşünüyorsak oyuz Olumsuz düşünce hastalığa dönüşen negatif enerji üretir.

renk ve coşku

Eğer hasta olmak istemiyorsan ‘Güven’ Güvenmeyen kişi iletişim kuramaz Açık değildir drerin ve sağlam ilişkiler geliştiremez. Gerçek arkadaşlıkların nasıl kurulabileceğini bilemez Güven olmadan bir ilişkide olamaz Güvensizlik sendeki inancın azlığıdır.

umut her yerde…

Eğer hasta olmak istemiyorsan ‘Hayatı üzgün yaşama’ Mutlu kişi yaşadığı çevresini geliştirir.

İyi mizah bizi doktorun elinden korur Mutluluk sağlık ve terapidir.

yaşamın ritmini dinle, danset, etrafındaki müziği duy…

~Dr. Drauzıo Varella