Ay’ı Kimse Çalamaz !

Ryokan, hayatını dağın eteklerindeki mütevazı kulübesinde geçiren bir Zen üstadır. Bir akşam, hırsızın biri çalınacak bir şey olup olmadığına bakmak için Ryokan’ın kulübesine girer. Ryokan onu görür ve peşinden giderek ona yetişir.

” Beni ziyaret etmek için çok uzun yoldan gelmiş olmalısın,” diyerek sinsice dolaşan hırsızı birden tutar.

” Seni eli boş göndermek olmaz, giysilerimi birer hediye olarak kabul et. “

Hırsız şaşırıp kalır.

Kıyafetleri toplayıp, bir an önce oradan sıvışır. Ryokan ise çıplak vaziyette oturup mehtabı izlemeye başlar.

” Zavallı adamcağız” diye geçirir içinden,

” keşke ona şu kocaman güzel mehtabı verebilseydim .”

Beethoven ve Napolyon

Yenilik peşinde koşmasını kıyasıya eleştirenlere şöyle diyordu:

“Birkaç sineğin ısırması yarışı kazanmaya azmetmiş bir atı durduramaz.”

Küçük yaşta müziğe başlayan Alman besteci Ludwig van Beethoven Fransız Devrimi’nin getirdiği düşünce ve uygulamaları soluk soluğa izledi. Kısa bir süre Mozart’tan dersler alan Beethoven için Mozart; ” Bu çocuğun önünde, bütün dünya ayağa kalkacak !” derken, ünlü şair Goethe, ” Şimdiye kadar Beethowen gibi içtenliğini enerjisiyle birleştirebilmiş bir sanatçı görmedim. Bu yönüyle dünyanın, onun karşısında nasıl böyle dikilip durduğunu anlıyorum,” şeklinde Beethoven’i anlatmıştır.

Prensin sarayına Napolyon’un ordusuna mensup subaylar geldiğini görünce o gece piyano çalmaktan vazgeçmişti. Beethoven bir kahraman gördüğü Napolyon’u başlangıçta seviyor ve onu Fransız Devrimi’nin ilkelerini Avrupa’ya yaymaya çalışan bir lider olarak düşünüyordu. Ancak bir süre sonra Napolyon

imparatorluğunu ilan edince sevgisi nefrete dönüştü. O’ na ithaf ettiği Eroica ( Kahramanlık ) senfonisindeki, ithaf satırlarında yer alan Napolyon’un adını hışımla karaladı ve “Vücudu yaşadığı halde ruhu çoktan ölmüş bir büyük adamın hatırasına hürmeten” dedi.

Prens “Misafirlerimin huzurunda piyano çalmazsan harp esiri olarak şatoda

hapsedileceksin” deyince cevap vermeden oradan ayrıldı ve yağmur altında yürüyerek bir kasabaya geldi.

Oradan prense bir mektup yazdı: “Prens sen prensliğini, mensup olarak doğduğun ailene borçlusun. Ben kendimi kendime borçluyum. Daha binlerce prens gelip geçecek ama dünyada yalnız bir tek Beethoven vardır.”

En meşhur eseri Dokuzuncu Senfoni’dir. Geleceğe yönelik umutları ve insanlığa duyduğu inancını özellikle Schiller’in ” Neşeye Övgü ” şiiri üzerine bestelediği ” Bütün insanlar kardeştir” in müziğinde, son derece yalın ve akılda kalabilecek bir ezginin coşkusuyla anlatır.

Bu eseri ilk defa 7 Mayıs 1824’de Viyana Kraliyet tiyatrosunda çalındı. Besteci eserin idaresini kimseye bırakmak istemediğinden şef değneğini alıp orkestranın başına geçti ve eseri sonuna kadar aksaksız idare etti.

Konser bittiğinde salon alkıştan yıkılıyordu. O’na işaretle , halkı selamlaması gerektiğini, eserin çok beğenildiğini anlatmaya

çalıştılar.

Çünkü Beethoven, sağır olalı çok uzun zaman olmuştu. Bu eseri sağırken bestelemiş ve sağır olduğu halde orkestrayı idare etmişti.

Beethoven azim ve çalışma ile işlenmiş bir kabiliyetin her türlü engelle başedebileceğinin en güzel örneklerinden biriydi.

Başlangıç

“Ey yüce ruh, ki esen rüzgarda duyduğum ses senin sesindir ve bütün dünyaya hayat veren senin nefesindir.
Senden sonra geldim, senin çocuklarından biriyim.
Ben küçük ve güçsüzüm. Senin gücüne ve bilgeliğine ihtiyacım var.
Güzellikler içinde yürüyeme izin ver ve gözlerim kırmızı ve mor gün batımını ayırt etsin.
Ellerim saygı göstersin senin var ettiklerine, kulaklarım sesini duyacak kadar keskin olsun.
Beni öyle bilge yap ki, insanlarıma öğrettiklerini, her bir yaprağın ve her bir taşın ardına gizlediğin derslerini anlayabileyim.
Güç ver bana, kardeşlerimden üstün olmak için değil fakat en büyük düşmanım olan kendimle savaşabilmek için.
Yaşam batan bir günbatımı gibi solmaya başladığında, temiz eller ve korkusuz gözlerle sana gelmeye daima hazır yap beni, öyle ki; ruhum sana saf ve lekesiz gelebilsin.”

SIOUX duası

Centilmen

Yale Üniversitesi Profesörü William Lyon Phelps diyor ki:

“Sekiz yaşında iken, bir gün teyzemi ziyarete gitmiştim. Onun evinde orta yaşlı biriyle karşılaştım. O sıralarda benim en çok ilgilendiğim konu gemi ve gemicilikti.

Teyzemin misafiri ile bu konu üzerine uzun uzun sohbetler ettik. Onu sevmiştim. Misafir gittikten sonra, teyzeme ondan bahsettim ve gemiciliğe ilgisini takdir ettim.

Teyzem, onun New York’ta avukatlık yaptığını, gemicilikle hiç ilgisi olmadığını söyleyince, hayretle sordum:

— O halde niçin bana hep gemilerden bahsetti?

— Çünkü o bir centilmendi. Senin gemilere karşı ilgini anladığı için, seni ilgilendiren ve sevindiren olaylar üzerine konuştu. Ve bu şekilde kendini sana sevdirdi.”

Doktor Dokunuşu

” Doktor Dokunuşu ” hasta- hekim ilişkisinin temelinde yatan dönüştürücü ve üstün bir ritüeldir. Bize insan elinin gücünü gösterir. Böyle basit bir yöntemle, duyuların kullanılarak, bedeni muayene etme yetisi, aslında yeni bir yöntemdir.

Perküsyon ( elle vurarak muayene ), Avusturyalı hekim Leopold Auenbrugger’in bulduğu bir yöntem…

Auenbrugger, 1761 yılında 95 sayfalık bir medikal tanı kitabı yayımlamıştır. Inventum Novum ( yeni buluş ) kitabında, perküsyonla ilgili bütün bildiklerini anlatmıştır.

Leopold Auenbrugger’in hikâyesi ise oldukça ilginçtir. Auenbrugger, bir hancının oğludur. Babası, içki küpleri ve fıçılarının dolu olup olmadığını anlamak için kenarlarına hafifçe vuruyor ve çıkardıkları seslere göre boş ya da dolu olduğunu anlayabiliyordu. Auenbrugger, bu yöntemi ilk önce akciğer muayenesinde kullanmaya başladı. Daha sonra da yaygınlaştırarak, bu yöntemle bedenin iç bölümlerinde neler olup bittiğini anlamaya çalıştı. Başlangıçta tıp topluluğu, bu yöntemi yadırgadı ve kullanmadı. Birçok meslektaşı da onu kınadı.

Ancak perküsyon yöntemi, bugün hâlâ kullanılan, genel fizik bakının ( muayenenin ) dört ana yönteminden biridir. Bu yöntemler, inspeksiyon, palpasyon, perküsyon, oskültasyon, yani gözle bakma, elle yoklama, parmakla darbe yapma ve kulakla vücüt seslerini dinleme olup, dokunuşun gücüdür.

Armağan

Günün birinde bir krala, armağan olarak iki şahin yavrusu sunulur. Kral, onları eğitmesi için bir şahin terbiyecisine verir. Bir kaç ay sonra usta terbiyeci krala, yavrulardan birinin kusursuz bir şekilde eğitildiğini, ancak diğerine ne olduğunu bir türlü anlayamadığını söyler. İkinci yavru saraya geldiği gün tünediği daldan hiç kıpırdayamamıştır, öyle ki yiyeceğini bile ayağına götürmek gerekmektedir.

Kral, saraya türlü çeşitli hekim ve şifacı getirtir, fakat hiçbiri kuşu uçurmayı başaramaz. Görevi saray ahalisine verir, ancak durumda yine en ufak bir değişiklik olmaz. Kral, sarayın pencerelerinden kuşun devinimsizliğinin sürdüğünü görebilmektedir. Son çare olarak tebaasına haber salar ve ertesi sabah şahin yavrusunun bahçede uçtuğunu hayretler içinde görür.

‘Bu mucize kimin eseriyse bulup getirin bana!’ buyurur kral. Derhal huzuruna bir köylüyü çıkarırlar.

Kral, ‘Şahin uçuran sen misin? Nasıl yaptın? Büyücü müsün sen?’ diye art arda sorarak, anlamaya çalışır işin sırrını.

Hoşnutlukla, zor olmadı Ekselansları, tünediği dalı kestim yalnızca. Yavru da, KANATLARI OLDUĞUNU FARK EDİP UÇMAYA BAŞLADI.

İyi Hayat/Alex Rovira

Mürşide Demirkol

Kırık Cam Teorisi

“Suçlarla mücadeleyi nasıl başardın” sorusuna New York’un efsane Belediye Başkanı Giuliani’nin cevabı şöyle olmuştu.

“Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırılsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar. Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri, bir torba çöp bıraksın.

O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım.”

Bir sokağın suç bölgesine dönüşme süreci önce tek bir pencere camının kırılmasıyla başlıyor. Çevreden tepki gelmez ve cam hemen tamir edilmezse, oradan geçenler o bölgede düzeni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyor, diğer camları da kırıyorlar. Ardından daha büyük suçlar geliyor; bir süre sonra o sokak, polisin giremediği bir mahalleye dönüşüyor.

Bunu anlayan New York polisi, önce küçük suçların peşine düşmüş. Metroya bilet almadan binenleri, apartman girişlerini tuvalet olarak kullananları, kamu malına zarar verenleri, hatta içki şişelerini yola atanları bile yakalayıp haklarında işlem yapmış.

Polis bu kararlılığıyla “Küçük müçük, bizim için hiç fark etmez; bu sokağın, metro istasyonunun veya mahallenin suç üreten bir bölge olmasına izin vermeyeceğiz” demiş. ”

Kırık Cam Teorisi” ABD’li suç psikoloğu Philip Zimbardo’nun 1969’da yaptığı bir deneyden ilham alınarak geliştirilmişti.

Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model otomobil bıraktı.

Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Olup bitenleri gizli kamerayla izledi.

Bronx’taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı.

Ardından Zimbardo ile iki öğrencisi, sağlam kalan otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdılar. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (yani zengin beyazlar) da olaya dahil oldular.

Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale geldi. “Demek ki” diyordu Zimbardo, “İlk camın kırılmasına, ya da çevreyi kirleten ilk çöpe, ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz.”

Alıntıdır

Uyanış

Bir insanın kişisel d’evriminin önündeki tek engel yine kendisidir.

‘Uyanış’ kişinin bireysel d’evrimini başlatmasıyla başlar.”

Bireysel uyanış, ‘dış dünyanın sizi koşullandırdığı tüm durumlardan, zihinsel paradigmalardan silkelenmek’ demektir.

Kendinizi koşulsuzca sevmeyi başardığınızda; kendinizle kendiniz, kendinizle diş dünyanız arasındaki tüm engelleri kaldırır; böylece bireysel d’evriminiz için start düğmesine basmış olursunuz.

Evren’den✍🏻

Sevginin Ayak İzleri

Kumsal boyunca yaptığı uzun yürüyüşten sonra, dinlenmek için önüne çıkan büyük bir kayanın üzerine oturdu. Dalgaların sesini dinlerken, rüzgârın tatlı esintisini aniden yüzünde hissetti. Gökyüzündeki güneşin yakıcı sıcaklığıyla beraber, ışığını kumların üzerine gönderdiğini ve onları en değerli mücevherleri kıskandıracak bir parlaklıkla gülümsettiğini gördü. Ve aniden kendi ayak izlerini….

İzleri görebildiği en uzak noktaya kadar takip etti. Geçmişin izlerini…Elbette kendi izleriydi gördükleri…Fakat kumun üzerinde bir çift ayak izi daha vardı.

Oysa etrafında kimse yoktu. Yolu yalnız yürümüştü. Bu ikinci iz kime aitti diye bir düşündü.

Anılarını gözden geçirdi birer birer, kendi yaşamını, yaşadıklarını…Hayatının her anında bir şekilde yanında olanları…İçini büyük bir sevgi denizi kapladı.

Kumlara daha dikkatli bakınca gizemli izlerin ara ara kaybolduğunu farketti. Yaşamındaki fırtınalı dönemlere denk geliyordu izlerin kayboluşu…İsyan etti neden diye ? Neden zor zamanlarında hep yalnız kalmış ve yanında hiç kimse olmamıştı ? Düşününce kalbi kırıldı birdenbire…

Fakat aniden gerçeği gördü ve kalbinin derinliklerinden gelen gizemli ayak izlerinin sesini duydu. Ses ona şöyle diyordu : ” Her zaman seninleydim, yoldaki her adımında…Bu nedenle iki çift ayak izi görüyorsun. Ancak üzgün olduğunda ve hayat sana artık yürüyemeyeceğin kadar ağır geldiğinde seni hep ben taşıdım. O zamanlarda gördüğün ayak izleri ise bana ait, sana değil !

Yolda giderken hayat önümüze türlü engeller çıkarır. Tablo zaman zaman karmaşıklaşır, ağırlaşır, dünyamız alt üst olur. Gözlerimiz görmez, duyularımız hissetmez olur. Yalnız hissederiz kendimizi…

Ancak zor dönemlerimizde o kadar çok şey vardır ki bizi yaşama bağlayan, yaşamı berraklaştıran, aydınlatan ve anlamlandıran…Aldığımız her nefeste; kalpten derinden bağlandığımız bize iyi gelen tüm sevdiklerimiz, ailemiz, dostlarımız, arkadaşlarımız, bizi sevgisiyle kuşatan tüm canlılar ve yaşamımıza anlam katan her bir detay çok önemlidir.

Bu şekilde tablo berraklaşır, canlanır aniden yaşam bulur sevginin gücü, nefesi ve teşekkürüyle…

Düzenlenmiştir

Yemek Borusu Kanseri Patolojisi

Eş anlamlı: #özefagus kanseri patolojisi

#Yemek borusu kanseri hücre yapısı

Patoloji

Yemek borusu kanserinin hücre tipi genel bir bakış açısı ile iki tiptir. Adenokarsinom (gland, salgı epitelinden kaynaklanır) ve yassı epitel hücreli (squamöz) karsinom.

Kanser hücresi elektron mikroskop görünümü

Adenokarsinom nedir?

Gland, salgı hücrelerinden oluşur. Bu hücre tipi midenin iç yüzeyini kaplar ve mide salgısını oluşturur. Bir miktar yemek borusu ile geçiş alanında görülür, yassı epitel hücresinden mide epiteli hücresine doğru bir geçiş oluşur. Buna mide ve yemek borusu arasındaki çizgi: Z çizgisi denir. Yukarıya doğru daha çok yassı epitel hücreleri yer alır. Midenin asit salgısına karşı dirençli bir hücre yapısıdır, aynı zamanda mukusdan ve asiti nötralize eden bir tabaka ile kaplıdır ve mide yüzeyindeki hücrelerden ve salgı bezlerinden salgılanırlar.

Adenokarsinom işte bu salgı hücrelerinden köken alan ama yapısı tamamen değişmiş, aşırı derecede büyüyerek kitle halini almıştır. Vakaların %60’ı bu hücrelerden oluşur. Barrett mukozası’da başkalaşarak, hücre yapısını değiştirerek kanserleşebilir. Barrett mukozasından gelişen kanser tipi Adenokanserdir. Hücre yapısı sebebiyle daha çok yemek borusunun alt kısımlarında ve mideye yakın yerlerde görülürler.

Barrett mukozası ve onun başkalaştığı hücre yapısı olan metaplazi ve displazi geri dönüşümlü hücre yapılarıdır. Yani kansere doğru gidebildikleri gibi, tamamen normal hücre yapısına da dönüşebilirler. Özellikle müzmin bir irritasyon mekanizması varsa örneğin reflü ve bu irritasyon kesilirse örneğin reflü tedavi edilirse bu hücre yapıları normale dönebilir.

Tütsüleme

Squamöz hücreli karsinoma nedir?

Yassı epitel hücreli karsinom demektir. Daha çok yemek borusunun üst kesimlerinde görülür. Gelişmiş ve zengin ülkelerde daha azdır. Fakir ülkelerde daha yaygındır. Yemek borusu kanserinin sebeplerini anlattığımız bir diğer yazımızda belirttiğimiz buzdolabı kullanılmayan, aşırı tuzlu, salamura ve tütsülenmiş gıdalarla beslenen asya ülkelerinde ve ülkemizin doğu kesiminde yaygındır. Sigara kullanımı ile ilişkilidir. Alkol ve nitratlar (bozulmuş, bekletilmiş gıdalar) sebebiyle oluşabilir.

Endoskopi ve biyopsi tanı koymak için yeterlidir

Patoloji ne demektir?

Patoloji, hastalık bilimi demektir. Ancak hastalıkların hem mekanizmaları hem de temel hücresel değişimlerini gözlemeyi, hücresel değişimler üzerinden teşhis koymayı amaçlar. Patoloji uzmanları, hastalıklı dokuları ince kesiltler haline getirip, daha sonra özel boyalarla boyarlar ve mikroskop altında incelerler. Kanser hastalığının, iyi ve kötü huylu hastalığın ve kötü huylu hastalığın evresinin değerlendirilmesinde kullanılır. Patoloji tebabetin temel taşlarından biridir.

Yemek Borusu kanserinin teşhisi nasıl konur?

Endoskopi ve alınan biyopsinin histopatolojik olarak incelemesi sonucu konur.