Pembe Gözlük…

Küçük şeyler hep hayatımızı yönlendiren.

Taaa çocukluğumuzdan başlıyor.

Belki bir kırmızı pabuç, sahip olmak isteyip te olmadığımız,

belki yemyeşil bir nane şekeri, o an dilimizde eritemediğimiz için bizi mutsuz eden,

belki yağmurlu bir gün, sokağa çıkıp oynamamızı engelleyen,

belki babamızın izlememize izin vermediği acıklı bir Türk filmi
gecenin dokuzunda,

belki banyo yapmak istemeyişimiz o anda,

belki dondurma diye tutturup, boğamız ağrıyor diye bir topçuk pespembe çilekli dondurmadan mahrum kalışımız,

belki sınıfta öğretmenin sorduğu bir soruya yanıt veremeyişimiz,

belki beğendiğimiz kocaman kadife gözlü, dişlek “oğlanın” söylediği bir kötü laf,

belki o akşam yemekte ille de “bamya” yemek zorunda oluşumuz,

belki düşüp dizlerimizi bereledikten sonra sürülecek tentürdiyotun acısı ödümüzü kopartan,

hani ilk sokak kavgamız saç saça baş başa komşu kızıyla; hem de neden, dalya taşlarını kim devirdi diye…

Küçük mutluluklar sonra, yine küçücük yaşımızda başlayan…

Sabahları annemizin öpücüğüyle, babamızın tıraş
olurken burnumuza sürdüğü tıraş köpüğüyle “bak orada sakal çıkacak” diye dalga geçtiği neşeli sabahlara uyanmak,

çilek reçeli sürülmüş bir dilim kızarmış ekmeği nazlana nazlana, şımara şımara yedirilmek,

dedemizin masalları,

anneannemizin maydanozlu köfteleri,

arkadaşlarımızla oynadığımız, o bitmesin diye dua ettiğimiz sonsuz zevkli evcilik oyunları, hani kim anne, kim çocuk olacak diye kavga ile başlayan, kâğıtları minik minik kırpıp plastik oyuncak kaplara doldurduğumuz sözde pilavlar,

gizlice annemizin tuvalet masasına oturup, o içinde kolye ve küpelerin durduğu büyülü, yaldızlı, yuvarlak teneke kutuyu açıp ta içindekileri takıp takıştırmak, taktıkça kendini prenses gibi hissetmek,

babamızın haydi seni dönerciye götüreyim demesi,

annemizin dalgın dalgın saçlarımızı okşaması,

hasta yatarken önümüze gelen bir kâse sıcacık, kakaolu muhallebi ve şefkatli bir el alnımızı tutan.

Okuduğumuz ilk güzel kitap, o bambaşka dünyalara ilk ayak basma hissi,

sevdiğin bir şarkıyı yüzlerce kere bıkmadan, usanmadan kendinden geçerek dinleyebilmek.

Büyüdükçe yeni yeni zevkler. Alışveriş… Sinema.
Bir cafe’de arkadaşlarla “anne-baba olmadan” oturabilmenin gururu.
Kahkahalarla, karnın ağrıyıncaya, gözlerin yaşarıncaya, yanakların acıyıncaya kadar gülmek…

Ve sapasağlam, sevgi dolu bir omuzda hüngür hıçkırık doyasıya ağlamak…

Güzel bir karneyi anne babana götürürken duyduğun sevinç.
Ve okuldan bir hocanın onları seni şikâyet etmek için çağırdığını bilirken, kapının dışında tırnaklarını yiyerek beklemek…

Hayatının en önemli ilk sınavına girmek. Dünyadaki en önemli, en hayati konu bu zannederek.

Bir gazete sayfasında, istediğin üniversitenin karşısında kendi adını yazılı görmek, çıkıp yazlık evin balkonuna, kazandığın yeri avaz avaz bağırmak…

Derken…

Âşık olduğun adamla el ele yolda yürüyebilmek. Hani bütün dünya ayaklarının altına serili hissedersin ya, işte öylesine.

Dedem derdi ki: “Mutluluk sürekli bir şey değildir. Kısa kısa anlardan oluşur. Ne kadar çok an biriktirirsen o kadar mutlu bir hayatın olur.”

İnsan her yaş döneminde farklı küçük şeylere üzülüp, farklı küçük şeylerle mutlu oluyor.
Çok da farkında değiliz ama, hayat da tam bunlardan oluşuyor aslında.

Küçükken nefret ettiğin bamya yemeği, bekâr evinde yalnız yaşarken sana ziyafet gibi görünebiliyor mesela.

Gecenin bir saati yorgun argın eve dönünce, bamya olsa da yesem diyorsun.

Küçükken geç yatabilmek için çevirdiğin binbir dolap aklına gelince gülüyorsun, çünkü kimi zaman erken yatabilmek bir lüks görünüyor gözüne.

Yaş aldıkça sevindiğin küçük şeyler bir önceki yaşının umurunda bile olmayan konular oluyor genellikle. Telefonun diğer ucunda babanın sesini duyabilmek gibi mesela.

Eskiden seni boğan, bunaltan bayram gezmeleri anlam kazanıyor, öpülecek el sayısı azaldıkça, “kalan” ellerin senin için ne kadar değerli olduğunu anlıyorsun.

O zaman “an”ları biriktirmek daha da, daha da önemli oluyor.

Bir çocuk kahkahasından sıcacık bir kucaklaşmaya kadar, yağmur kokusundan, çok susadığında kana kana bir koca bardak su içmeye kadar…
Hafif esintili bir havada, saçların uçuşurken, iğde kokularını içine çekerek yürümenin verdiği özgürlük ve minnet hissini tadıyorsun mesela.

Ve, mutsuz anları biriktirmenin, eskilerin deyimiyle ne kadar “beyhude” olduğunu kabul ediyorsun.
Bir gün aniden. Öyle birdenbire.

Etrafına bakıp, şikâyet etmek yerine şükredeceğin şeylere odaklanmayı öğreniyorsun.

Yetişmeyen bir işten, sıkışan trafikten, ağrıyan baştan, dökülen çaydan bahsetmenin ne saçma, ne boş olduğunu hayat sana öğretiveriyor.

Sen büyüdükçe dertlerin büyümüyor aslında, mutlulukların daha gözüne görünür hale geliyor.

Bu yaşımda anlıyorum ki, hayat senin gözüne bir gözlük takıyor illa ki.

İşte sen, o gözlüğün camlarını ne renge boyarsan etrafı o renk görüyorsun.

Bige Güven Kızılay
HAYAL AĞACIM / Pembe Gözlük

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s