Yaşam Kozmik Bir Festival…

Genellikle yüce bir ereğe ulaşabilmek için yaşamımızı kederli bir mesaiye dönüştürüyoruz.Oysa yolda olmanın tadını çıkarabilsek, yolda olduğumuz sürece kavranacak ne çok şey olduğunu görebilsek, kavradıkça güçlendiğimizi, güçlendikçe mutluluğa dönüşen bir değişimi fark edebilsek…Belki o zaman, Evren’in senfonik bir orkestra gibi olduğunu hissedebilir ve bu orkestranın çaldığı sonsuz uzunluktaki eserin melodisini duyarız.Her bir duygunun, her bir düşüncenin, her bir canlının, cansızın, her bir zerrenin bu melodiye katkıda bulunduğunu, bu orkestrada bir kahkaha, bir çığlık, bir kaplumbağa sürünüşü, bir yaprak hışırtısı ya da bir fagot nefesi olabilmenin ne kadar büyük bir sevinç olduğunu fark ederiz.Yaşam kozmik bir festival…Bu festivalde olabilmenin ve Orkestra’nın çaldığı melodiye katkıda bulunabilmenin ne kadar büyük bir şans olduğunu bilerek yaşamak büyük bir mutluluk.Yaşamınızdan sevgi, yüzünüzden gülümseme hiç eksik olmasın.Ceyhan Olten

Tut Elimi

Soğuk ve rüzgarlı bir kış günü, apartman önünde bir dostumu bekliyorum. Kapıdan bir anne ve çocuk çıkıyor. Dışarıya adımını atar atmaz anne durup çocuğun montunun önünü kapatıyor. Aradan on dakika geçmeden bir adam ve yaşlı annesi çıkıyor kapıdan, adam durup annesinin paltosunun düğmelerini ilikliyor. Anne çocuğa, çocuk anneye bakıyor; anne çocuğun elini tutuyor, çocuk annenin. Yaşam, bu ihtimam ve sevgi ile anlam buluyor. Duygusal bağlarımız, amaçlarımız, hayallerimiz bizi yaşama bağlıyor. Ama en çok da elimizi tutan, bizi duyan birilerinin olması bizi ayakta tutuyor.

Alıntıdır

Dünyanın Tümü Koktuğu Zaman

Çok yorgun olduğu için masada uykuya dalan denizcinin öyküsünü bilir misiniz ?

Arkadaşı bıyıklarına onu uykudan uyandırmaya neden olacak kadar güçlü kokan bir peynir sürdü. Denizci burnunu çekerek gözlerini açtı, çevresini kokladı, dışarı yürüdü ve tekrar kokladı, sonunda tekrar içeri girdi ve yerine oturdu. ” Yararı yok ” dedi. ” Bütün dünya kokuyor!”

Hiç kendinizi böyle duyumsadınız mı ? Hepimiz kötü günler, zor durumlar yaşadık.

Kendimizi tuzağa düşmüş, çıkmazda ve kimi zaman umutsuz duyumsadık. Hatta belki de dünyanın tümünün koktuğunu düşündük.

Ama ben yaşama nasıl bakacağını görkemli bir biçimde öğrenen kadının hikâyesini severim.

Çok yoksulluk içinde büyümesine karşın, Pazar Okulu’nda Alice Freeman Palmer adındaki, daha sonraları Wellesley Koleji’nin rektörü olacak genç bayanın sınıfında eğitim görmesi ona bir ayrıcalık kazandırdı.

Bir Pazar, öğretmen öğrencilerine evlerinde güzel bir şey bulmalarını ve gelecek hafta bunu diğer çocuklarla paylaşmalarını söyledi. Ertesi Pazar evlerinde güzel olarak neyi bulduğu sorulan küçük kız yaşadığı yoksul ortamı düşündü ve yanıt verdi :

” Hiçbir şey. Benim yaşadığım yerde güzel olan hiçbir şey yok. Sadece…” Bir an duraksadıktan sonra devam etti : ” Yalnızca bebeğimizin saçlarındaki dalgalarda ışıldayan günışığı hariç.”

Aradan yıllar geçti. Bayan Palmer’in ölümünden uzun zaman sonraydı, kocası Batı Amerika’da bir üniversitede eğitim veriyordu. Yanına yaklaşan bir kadın eşinin Pazar Okulu’ndan öğrencisi olduğunu şefkatle anımsayarak, ” Bir keresinde eşiniz bize evimizde güzel bir şey bulmamızı söylemişti. ” dedi. Ben ” Evimizdeki tek güzel şey kızkardeşimin saçlarındaki dalgalarda ışıldayan günışığı” dedim. “Ama eşinizin verdiği bu ödev benim yaşamımda bir dönüm noktası oldu. O günden sonra nerede olursam olayım çevremde hep güzel bir şey aradım. ”

Bu onun tüm yaşamını değiştirdi. “Dünyanın tümünün koktuğunu” düşünmekteyken, günlük alışkanlığınızla çevrenizde güzel bir şey görmeye çalışmanız, dünyadaki iyiliği görmenize yardımcı olur ve umudunuzu yaşanmaya değer bir yaşam için gerekli ” olumlu enerji” ye dönüştürür.

Çeviri : Nuray Bartoschek

ATAÇ

8653E7BD-E962-4F78-8E1C-D591822DC003

Bu hikâye Nazilerin Norveç’i işgal etmeleri sırasında yaşanıyor. Hitler müttefik güçlerin direncini kırmak ve Almanya’nın lojistik gücünü arttırmak için Norveç’in deniz sahasına sahip olmak istemiş. Kısa bir direniş sonrasında Alman ordusu Norveç’i işgal etmiş. Bu olaylar yaşanırken Norveç kraliyet ailesi ve hükümet üyeleri de topluca yurt dışına kaçmışlar. Nazi orduları her şeyiyle Norveç topraklarını işgal etmiş ve tüm sistemi eline geçirmiş.

Norveç için tam her şey bitti derken, “ataç” ortaya çıkmış ve Norveç halkı, Nazilere ve onların yerli işbirlikçilerine karşı verdikleri mücadelede simge olarak ataç kullanmışlar. Yakalarına ataç takmışlar, ceplerinde ataç taşımışlar ve ataçın simgesel varlığına imgesel güçleriyle kazanma hırslarını eklemişler. Ve ataç simgesi 2. Dünya Savaşı’nın zor yıllarında Norveç halkı için o kadar etkili olmuş ve öylesine büyük bir birliktelik yaratmış ki, ortaya çıkan efsanevi güç, Nazilere karşı Norveç topraklarında ciddi bir direnç oluşturmuş.

Tabii ki bu dik duruş, faşizm baskısı ve işgali altında yaşayan diğer ülkelere de cesaret vermiş olmalıdır.

CIA’nın Ataç Operasyonu
Durun, daha ataçın faşizmle mücadelesi bitmedi! Amerikan merkezi haber alma teşkilatı, CIA ve Amerikan ordusu da ataçın simgesel gücünü fark etmiş ve hazırladıkları kod adı “Ataç Operasyonu” olan planlarıyla, Nazilere hizmet etmekte olan 1500’e yakın sayıdaki mühendisi, bilim adamını ve teknisyeni Amerika’ya götürmeye ikna etmişler. Ataç sembolü sayesinde bu insanlarla gizlice temas kurulmuş ve Nazilerin bilimsel araştırmalarında çalışan, hatta savaş suçuna bile şu ya da bu şekilde bulaşmış akademisyenler, geçmişi örtecek temiz bir sayfa açarak Amerika’nın menfaatleri doğrultusunda çalışmaya başlamışlar. Kısa sürede Alman silahlarının sırları deşifre olmuş, gizli planlar açığa çıkmış ve “ataç operasyonu” sayesinde Nazilerin gizleri birer birer ortalığa dökülmeye başlamış. Nazi orduları için çöküş başlarken cephelerden gelen kötü haberler diplomatik alandaki başarısızlıklarla birleşmiş.

İşte ataçın 2. Dünya savaşı sırasında simgesi olduğu mücadelenin kısa öyküsü… Ne dersiniz, ilginç değil mi?..

Ataçın günlük yaşamımızda sık sık karşımıza çıkan o minicik yerini bir yana bırakalım, onu asıl fenomen yapan ve yaratıcı tasarım gücünü besleyen belki de en önemli özelliklerinden birinin basit ama yapıcı düşünebilen bir aklın ürünü olması olduğunu ekleyelim. Ataç o kadar sade, basit ve kullanışlı ki bu yüzden, icadından bu yana geçen bir asra rağmen, bugün bile tasarım gücünden en çok söz ettiren buluşlardan biri olarak kabul ediliyor. Zaten alanında bir asrı aşkın bir zamandır rakipsiz olarak yerini koruması da bu anlama gelmiyor mu?

Ataçın ardındaki giz ve böyle öyküleri benim karşıma çıkaran koleksiyonculuğum; koleksiyonculuğun insanı sürükleme gücü ve tutkuyla bağlanılan bir objenin peşinde yapılan yolculuk… Hep söylüyorum, koleksiyonculuk insanı tamirci de yapar, tarih araştırmacısı da. Gerek çok popüler gerekse az bilinen ve kimsenin aklına gelmeyecek alanlarda yapılan koleksiyonlar, aynı zamanda bilimsel araştırmalara kaynak oluşturur, yazılı tarihe yeni pencereler açar. Koleksiyonlardaki değerlerle yılların birikmiş tozunu üstünden atan yaşanmışlıklar canlanır, ete kemiğe bürünür.

Güzellikleri biriktirmenizi dilerim!..
İRFAN YALIN

Liderlerin Beyinlerinin İçi

Amerika’lı organizasyon kuramcısı Richard Boyatzis, ABD Case Western Reserve Üniversitesi’nin organizasyon psikolojisi ve bilişsel bilim profesörüdür. Duygusal zekâ ve davranış değişikliği alanlarında uzmandır.

Profesör, işlevsel manyetik rezonans görüntüleme alanındaki ilerlemelerin, liderlik etkileşimleri sırasında beyinlerinde meydana gelen süreçleri anlamak için liderlerle izleyicilerinin içinde psikolojik bir keşif yapma olanağı verdiğini belirtiyor:

” Bu araştırmalar liderlerin yapmaları gereken şeyin her şeyden önce ilişki inşa etmek ve bu ilişkiler aracılığıyla insanları uyum ve inovasyon için ellerinden gelenin en iyisini yapmaya esinlemek ve motive etmek olduğunu gösteriyor. Çevrelerindeki kişilerle uyumlu ilişkiler kuran liderler, insanları kendinden uzaklaştıran, yabancılaştıran ve dolayısıyla motivasyonlarını yitirmelerine yol açan uyumsuz liderlere kıyasla çok daha iyi bir performans sergiliyorlar. Nörobilimsel bulgular bu esinleyici ilişkilerin neden önemli olduğuna ilişkin temel bir nedenin varlığını ortaya koyuyor – yeni fikirlere aktif açıklık ve insanlara karşı daha çok sosyal yönelim oluşmasına yardım ediyor. ”

Alıntıdır

Kasaba

 

Küçük bir kasabanın dört ayrı mahallesi varmış. Birinci mahallede Evetama’lar yaşıyormuş. Evetama’lar ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise “evet, ama” diye cevap verirlermiş. Cevapları hep yanlış olurmuş. Suçu başkalarına atmakta da ustaymışlar.

İkinci mahallede Yapacağım’lar yaşarmış. Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış, ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Yaşamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.

Üçüncü mahallede yaşayan Keşkeci’lerin, hayatı algılama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini daima en isabetli şekilde bilirlermiş ama, her şey olup bittikten sonra. Keşke’cilerin de başları kanarmış hep, duvarlara vurmaktan!

Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise İyikiyaptım’lar otururmuş. Keşkeci’ler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış.

Yapacağım’lar, Keşkeci’lerle birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.

Evetama’lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından, güneşin daha erken saatte doğması gerektiğinden şikayet ederlermiş.

iyikiyaptım5F3F77E1-AC73-4AE4-887A-3BD2D847FF54 mahallesindeki insanların kusuru da, beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmayışıymış.

Peki ya siz hangi mahallede oturuyorsunuz?

yankı

Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yapıyorlarken birden oğlan takılıp
düşüyor ve canı yanıp “AHHHHH” diye bağırıyor. İleride bir dağın
tepesinden “AHHHHH” diye bir ses duyuyor ve şaşırıyor. Merak
ediyor ve “SEN KİMSİN?” diye bağırıyor. Aldığı cevap “SEN
KİMSİN?” oluyor. Aldığı cevaba kızıp “SEN BİR KORKAKSIN”
diye tekrar bağırıyor. Dağdan gelen ses “SEN BİR KORKAKSIN” diye
cevap veriyor.
Çocuk babasına dönüp “BABA NE OLUYOR BÖYLE?” diye soruyor.
“OĞLUM” diyor adam, “DİNLE VE ÖĞREN!” ve dağa dönüp
“SANA HAYRANIM” diye bağırıyor. Gelen cevap “SANA
HAYRANIM” oluyor. Baba tekrar bağırıyor, “SEN MUHTEŞEMSİN!”.
Gelen cevap “SEN MUHTEŞEMSİN!”. Oğlan çok şaşırıyor, ama halen
ne olduğunu anlayamıyor.
Babası açıklamasını yapıyor. “İnsanlar buna `Yankı` derler, ama
aslında bu `Yaşam`dır. Yaşam daima sana verdiklerini geri verir. Yaşam yaptığımız
davranışların aynasıdır. Daha fazla sevgi istediğin zaman, daha çok sev!
Daha fazla şevkat istediğinde, daha şevkatli ol! Saygı istiyorsan
insanlara daha çok saygı duy. İnsanların sabırlı olmasını istiyorsan sen
de daha sabırlı olmayı öğren. Bu kural yaşamımızın bir parçasıdır,
her kesiti için geçerlidir.”
Yaşam bir tesadüf değil, yaptıklarınızın aynada bir yansımasıdır. 78706E6D-85F6-4484-A509-A62F7FB38731