Duygusal Olgunluğun Kriterleri

Hakikati kabul etmek ve ondan yapıcı şekilde faydalanabilme kabiliyeti.

Değişikliği kabul etme ve ona uyabilme kabiliyeti.

Gerilim, üzüntü ve korkuların meydana getirdiği belirtilere karşı göreli bir serbestliğe sahip olmak.

Vermekte, almaktan daha fazla bir tatmin bulma kabiliyeti.

Başka insanlarla, istikrarlı bir surette karşılıklı tatmin ve yardıma dayanan bir ilişki kurma kabiliyeti.

İnsanın içindeki içgüdüsel düşmanca enerjiyi, yaratıcı ve yapıcı maksatlarla kullanma kabiliyeti.

Sevme kabiliyeti.

Dr. William C. Meninger

YANLIŞ KİŞİLERDEN SEVGİ VE ONAY BEKLEMEK YIKIMA GÖTÜRÜR

D14C704B-F493-46A6-AF3C-D8550019D188
Sevgi veremeyen insanlardan sevgi ve onaylanma bekleyerek ne kadar çok enerji kaybettiğimizi farketsek çok şaşırırdık. Bu, kendini tanımak isterken yanlış insanların; kendinden başkasını umursamayanların, tacizcilerin, henüz sevgiyle hareket edemeyenlerin ağına düşmek gibi bir durumdur.
Ve bu durum devamında bir hapishanenin içinde hapsolmaya dönüşür, bizi kendi özlemlerimizin içine kilitler ve asla gelmeyecek bir kurtarıcının gelip bizi özgürleştirmesini bekler dururuz. Bazı insanlar sevemezler, bunu YAPAMAZLAR, ellerinde değildir. Bazı insanlar kimlikleri bizim için ne olursa olsun kendi sefaletlerini başkalarına da yaşatmaktan kendilerini alamazlar; bunlar ister kardeşlerimiz olsun, ister partnerlerimiz veya meslektaşlarımız olsun böyledir. Bu tip insanların hayatınızdan çıkmalarına izin verin. Kendinize sevilme fırsatı verin. Tanrı size zaten yüce onayını vermiştir, başkalarının onayına ihtiyaç duymayın.
Şu an burada var olmanız sizin mevcut değerinizin kanıtıdır. Onu sevgi veremeyen birilerinde aramaya gerek yok. Siz, değerinizi görebilen birileriyle yola koyulun, önce aynanın karşısına geçin. Gerçeğin ne olduğunu görene kadar orada kalın. Ruhunuzda bir ışık evi var ilahi çehrenizden size yansıyan; onu farkedin.
Jeff Brown

Yılbaşını Dönüştürmek

Küçük Oliver henüz beş yaşındaydı ve etrafındaki dünyayı merak ediyordu. Her şeyin nasıl değiştiğini fark etmeye başladı. Parlak renklerle dolu sokakları gördü, her yerde tekrarlanan şarkıların sesini duydu ve insanların her türlü süslemeyle ağaç süslediklerini izledi. Televizyonda tatlılar, oyuncaklar, şaraplar, parfümler için reklamlar gördü… Oliver hepsini gördü, ve düşünmeye başladı… Sonunda annesine merakla sordu, “Anne, yılbaşı nedir?”

Annesi ne yazık ki “Bu sadece şanslı olanların sahip olabileceği bir şey. Umarım bir gün sana verebilirim, evlat.” yanıtını verdi.

Oliver için annesinin cevabını duymak ve ifadesini görmek üzücüydü. Ancak, bir gün kendi yılbaşına sahip olacağına dair umudunu kaybetmedi. Günler geçti ve küçük Oliver araştırmaya devam etti. Sonra Yeniyıl sabahı geldi.

Oliver gerçekten erken kalktı ve annesini uyandırmak için koştu. O yavaşça gözlerini açtı ve oğlunun onun için bir kart hazırladığını gördü. Ev yapımıydı, geri dönüştürülmüş kâğıttan yapılmıştı. Ama renkler, çizimler ve umut dolu bir mesajla dolu güzel bir karttı :

“ Bana her gün yılbaşını veriyorsun çünkü seninleyken mutlu oluyorum.”

Oliver’ın annesi ağlamaya başladı ve oğlu sordu, “Anne, neden ağlıyorsun?”

“Çünkü bana gösterene kadar ne kadar şanslı olduğumu bilmiyordum.” Bunu diyen annesi Oliver’a sıkıca sarıldı.

Tabii anne, her gün Yılbaşımız var.

“ Yılbaşı hediyeleri açmakla değil, kalbimizi açmakla ilgili ”

– Janice Marditera

En güzel öykü en iyi bilinendir: Lavinya

FF223C4A-834C-4D28-BA90-6F86B6E261DA

Özdemir Asaf’ın Lavinia şiirini bilmeyen yoktur. ‘Adını gizleyeceğim sen de bilme Lavinia’ dizeleriyle gönüllerde yer eden bu şiire ilham olan bu gizli kadını hiç merek ettiniz mi? Bu şiirin ortaya çıkış hikayesini irdeleyince içinden muazzam bir aşk hikayesi çıktı.

Rivayete göre; Özdemir Asaf şiiri okurken aşık olduğu kız da salondadır ve şiirin okunma esnasında salondan ayrılır.Özdemir bu duruma hayli içlenir ve asla
duygularını aşikar etmez.

PEKİ KİMDİR BU LAVİNYA ??

2 Mayıs 1925’te İstanbul’da doğmuş hepimizin Lavinia diye tanıdığı Mevhibe Beyat. Eski bir valinin kızı olan Beyat, Güzel Sanatlar Akademisini bitirdikten sonra resim öğretmenliği ve stilistlik yapmış. O kadar güzel bir kadınmış ki bu sebebten bir çok erkeğin kalbini yakmış.
Ve bunun üzerine bizim ünlü Lavinia’mız oyuncu Öztürk Serengil’le evlenir. Fakat bu evlilik de uzun sürmez.

Mevhibe’nin en yakın arkadaşı Melda Kaptana onun için şöyle söylemiş;
“Öylesine özel ve farklı bir kadındı ki, kitap yazsanız yetmez.”

ve şöyle sorulmuş:
Niçin bütün erkekler âşık oluyordu Mevhibe Beyat”a; sırf güzelliği, albenisi yüzünden mi?
Cevap şu olmuş: “Korkunç bir sezgi gücü vardı Mevhibe”nin.
Yüzünüze bakar bakmaz, sizi tanır, anlar, ruhunuzun en derin köşelerine kadar kavrardı. Küçücük bir bakıştan, mimikten, jestten tüm karakter haritanızı çıkarabilirdi. Özdemir Asaf bu yüzden ona “Öldürmekten daha beter anlıyorsun insanı” demişti. Çok keskin gözleri vardı.

Ben Bir Bizans Bahçesinde Büyüdüm adlı anı kitabının bir yerinde İlhan Selçuk’a 14 Şubat Sevgililer Günü yazısı yazdıran Lavinia ona uzaktan uzağa aşık olan Oktay Akbal’ın bir hikayesindeki Hisya’ydı aynı zamanda. Laleli’de Harikzadegan Apartmanları’nın kapısında buluşup konuşan delikanlıların Violetta’sıydı.

O sıralarda ünlü olan bir tangonun adıydı bu ve delikanlılar, Mevhibe onlara gülümseyerek geçerken ıslıkla bu melodiyi çalardı.
Mevhibe Beyat, Güzel Sanatlar Akademisi”nde okurken mimar arkadaşları ona Gilda diye seslenirdi. Rita Hayworth”un o yıllarda büyük beğeni kazanan “Gilda” filminden mülhem… Kızılkahve rengi, iri dalgalı, parlak ve çok güzel saçları vardı. Adalet Cimcoz da Marilyn Monroe”ya benzettiği için onu “Marlin” diye çağırırdı. Güzelliğini hiç önemsemezdi. Zaten insan sıcaklığı, insanlara anlayarak yaklaşması ve sezgisi, güzelliğinin üstündeydi.”

İşte Özdemir Asaf’ın ünlü Lavinia şiiri;

Sana gitme demeyeceğim. Üşüyorsun ceketimi al. Günün en güzel saatleri bunlar. Yanımda kal.
Sana gitme demeyeceğim. Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim, İncinirsin.
Sana gitme demeyeceğim, Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim Sen de bilme, Lavinia.

Mevhibe Hanım belki hiç bir zaman bu şiirin kendisine yazıldığından haberi olmadı. Ama bütün aşıkların yüreğinde çok büyük yer edinen bu şiir sonsuza dek ‘adı gizlenen Lavinia’lara adandı…
Alıntı….

Gri Duvarlar

İşlemediği bir suçtan dolayı otuz yıla mahkûm olmuş bir adamın hikâyesidir bu hikâye…

Hapishanenin uzun gri duvarları tüm gençliği boyunca gözlerinin görebildiği tek yaşam sahneleri olmuştur.

Yavaş yavaş yeni ailesine alışmaya başlamıştır. İçeridekiler kardeşleridir ve hücredaşları aile otoritesini temsil eder. Hücresi odasıdır ve hapishanenin kütüphanesi kaçabildiği tek yerdir. Macera kitapları onu gri duvarların ötesine taşır.

Cezasını bitirdiği, salıverildiği gün gelir ama kimse onu hatırlamamaktadır, kendisi bile…

Üç yıl daha geçer ve memur, özgür kalmış olmasına rağmen onun üç yıl orada fazladan kaldığını fark eder.

Onunla iletişime geçtiklerinde korkudan ne yapacağını şaşırır. Hapishanenin kapısı arkasından kapandığında kendini çıplak hisseder.

Birden, dış dünya yani özgürlük devasa bir hapishaneye dönüşür.

Alıntıdır

Affettim gitti

Genel af çıkardım bu gün
Bana zulüm edeni de affettim gitti
Cümle düşmanımla bütün
Bendeki suçlu beni de affettim gitti.

Derdime bin dert katanı
Hakkımı çalıp yutanı
Arkamdan atıp tutanı
Üstelik kin güdeni de affettim gitti.

Sadece şu dil’i değil
Yaban ile el’i değil
Kokladığım gülü değil
O güldeki dikeni de affettim gitti.

Kinim yoktur bir tek kula
İster sağa, ister sola
Yolumdan ayrı bir yola
Gaflet ile gideni de affettim gitti
Gel birlikte oturalım aynı sofraya.

Şu ağzı, kilit vurulan
Bu yüreği, hep kırılan
Ve bana yersiz sorulan
Niçini de nedeni de affettim gitti.

Hep fenalık, kötülüksün.
Sanırdım benden büyüksün.
Bir de baktım çok küçüksün.
Canım,
ben seni de affettim gitti…

Alıntı16713A6B-E001-4101-9387-B3C1492BEA32

Derinliklerimizde kimiz?

B7AA2526-00D1-40D5-B27D-497E6D0E2E56.jpegHepimizin içinde kendini genişletmek, tamamlamak, geliştirmek isteyen bir parça vardır.

Bu istek, insanın kendi potansiyelini gerçekleştirebilmek dileğidir. Gerçek benliğini var edebilmek, bir bütünlüğe ulaşabilmek arzusudur.

Ve biz, mutluluğun bu olduğunu içten içe hep biliriz…
Çünkü bizi mutsuz edenin gerçek benliğimizin zayıflaması ile giderek daha fazla tutunduğumuz yapay gerçekler olduğunu da biliriz.

Sahte istekler… Sahte ihtiyaçlar… Sahte dilekler… Sahte inançlar… Sonu gelmez sahte gerçeklikler…

Hepsi hızla ardarda akıp giderken ve olanca hızıyla bizi de önüne katıp sürüklerken, bizden geriye bir şey kalmaz.
Kendimize bu denli yabancılaşmak, gerçek duygularımızdan, isteklerimizden, enerjimizden kopmak, potansiyelimizi gerçekleştirememek yaşamımız üzerindeki etkin rolümüzü de kısıtlar.

Ve o zaman özgür seçimler yapamayız, kararlar alamayız, kararlarımızın sonuçlarının sorumluluğunu üstlenemeyiz. Ama daha önemlisi; ihtiyaç duyduğumuz değişimi gerçekleştiremeyiz.
İnsan, kendini gerçekleştirebilmek ve onun mutluluğunu hissedebilmek için, kendini aramalı. Hem de ihtiyaç duyduğu derinliklere ininceye dek…

alıntı

Mutluluk Adası

5388A6DE-9484-4221-9FFC-02E5DFBF1ACA

“Yaş ilerledikçe aşık olmak neden zorlaşır?” derler hani..
Kimi “işten güçten”der, kimi “sosyal statü” der, kimi “bıkkınlık” der, vs,..
İşten, güçten?
Bu insanlar daha önce çalışmıyorlar mıydı?
Aslında olup biten, bedenin değil ruhunun ve kalbinin yorgun düşüp “Yeter!” demesi.
Kaldı ki vurgu yalnış. Aşık olmak zorlaşmaz, sevmek zorlaşır.
Aşk ne tanımaya, ne zamana, ne inanışa, ne dile, ne ırka ne de yaşa bakar. Başına buyruk deli divane serseri bir mayın gibidir aşk. Nerede, ne zaman kimin basıp patlatacağı belli olmayan bir mayın. Eros’un oku fırlattığı o an aşık olursun.
Ne tanırsın, ne hakkında en ufak bilgin vardır,
hiç birşey bilmediğin halde o insana sırılsıklam aşık olursun. Uykuların kaçar, her an onu düşünürsün.

Sevgi diyorsan şayet, evet işte o zorlaşır. Çünkü sevgi güven ister, sadakat ister, karşılıklı saygı ister. Yaş ilerledikçe de yılların verdiği tecrübe ile bunu karşı tarafta çok daha hızlı bir şekilde gözlemleyip olmayacağına, bu işin yürümeyeceğine karar verirsin. Oysa daha sabırlısındır. Genç yaşlarında, “Hayatta olmaz!” dediğin bir çok şeye göz yummuş, yani görmezden gelmişsindir, yani karşı tarafa bir çok kez şans vermişsindir. Fakat artık çok daha iyi bir gözlemcisindir, çünkü çok daha fazla tecrübe edinmişsindir. Yaşamış olduğun o her tecrübe, sana bedenen ve ruhen bir çok acı katmış olsa da, bu yaşamda en değerli varlardan olan tecrübenin, ne erkenden, ne de maddiyatla satın alınamayacağını çok iyi bilirsin.
Ve maalesef o tecrübe ombudsmanının senin kulağına “ilişkiyi sonlandır” fısıltısı çalınmıştır artık, ve ilişkiyi sonlandırırsın.

Sebepler aslında apaçık ortadadır. Eskisi gibi hoyratça harcayacak vaktin kalmamıştır.
Yaş ilerlemiştir ve iç sesin sana hep aynı haykırışla seslenir; “Ya ben olamıyacağını bile bile bu ilişkiyi zorlarken, gerçek sevgi treni bir yerlerden kalkıp giderse? Ya o treni kaçırırsam?” İşte bu nedenle zamanı çok iyi kullanır ve artık boşa harcamazsın. Bilirsin ki, bu yaşamda insanevladının sahip olduğu en değerli hazine zamandır. O sebeple kaderim dediğini, yani “O” nu beklemeyi yeğlersin. Tecrübelerin sana öğretmiştir, eğer o değilse olan biten sadece zaman kaybıdır.

Harcamayın zamanınızı boşa. Mutlu değilseniz hiç bir şey için zorunlu hissetmeyin kendinizi.
Bu yaşam insan evladına bir kere sunulan muhteşem bir ödül. Bu eşsiz ödülü, sizi mutsuz eden insanlarla harcayıp ziyan etmeyin.
Eğer mutlu değilseniz kurtulun sizi mutsuz eden her şeyden ve herkesten.
Yarına uyanacağımızın garantisi var mı? Elbette ki yok. Oysa siz mutlu olmayı fazlasıyla hak ediyorsunuz. Çünkü siz çok ama çok değerlisiniz. Seneler ise saliseler kadar çabuk geçiyor.
Harcamayın zamanınızı boşa.
Ve mutluluğunuza demir alın.
Ta ki o mutluluk adasının kıyısına vurana dek!
Ve o adayı bulduğunuzda asla demir atmayın!
O kıyıda batın!
Sonsuza dek!
Yüz yıllar sonra dalgıçlar çıkarsın paha biçilemez aşkınızı!
Öylesine yaşlı..
Öylesine sonsuz..

Alpjuan

Öğrendim

E7A3A624-69BD-4840-9154-30DF07EE0D29.jpeg

“Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum.
Ağladım…

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi.
Ağladım…

Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı
an olduğunu;
aradaki bölümün,
ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim…

Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla.
Zamanla yarışılmyacağını,
zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim…

İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu.
Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim…

Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi.
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu.
Sevginin;
güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim…

İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu.
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim…

Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için;
önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim…

Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için;
ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim…

Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra.
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…

Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi.
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta.
Sonra;
kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği
fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün; kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım…

Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek
olduğunu öğrendim…

Namusun önemini öğrendim evde…
Sonra yoksundan namus beklemenin;
namussuzluk olduğunu.
Gerçek namusun, günah elinin altındayken,
günaha el sürmemek olduğunu öğrendim…

Gerçeği öğrendim bir gün
Ve gerçeğin acı olduğunu.
Sonra kararında acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim…

Her canlının ölümü tadacağını,
Ama sadece bazılarının
hayatı tadacağını öğrendim…

Ben dostlarımı
ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya;
Kalp durur,
Akıl unutur.
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur…”

Mevlana Celaleddin Rumi (MS. 1207 – 1273)