Acı yoksa tekamül de yoktur

6DB440FE-F975-4CDF-B894-C7F43FE5F05C

“Kartal,kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır. 70 yıla kadar yaşayabilir. Ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşındayken çok ciddi ve zor bir karar vermek zorundadır. Kartalın yaşı 40′a vardığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz hale gelir. Gagası uzar ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır.
Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartal burada iki seçimden birini yapmak zorundadır:
– Ya ölümü seçecektir,
– Ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir.
Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürer.
Kartal yeniden doğmaya karar verirse, bir dağın tepesine uçar ve orada bir kayanın duvarında, artık uçmasına gerek olmayan bir yer bulur ve yerleşir.
Burada kartal öncelikle gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar. Taaa ki en sonunda gagası yerinden sökülüp düşene kadar. Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler.
Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile, bu kez pençelerini yerinden söker çıkarır.
Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20-30 yıldan daha fazla yaşam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir.
Kendi yaşamımızda sık sık bir yeniden doğuş süreci yaşamak zorunda kalırız.
Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı veren eski
alışkanlıklarımızdan, geleneklerimizden ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız.
Ancak geçmişin gereksiz safrasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlarından. tam olarak yararlanabiliriz.

National Geographic – ‘’ Kartallar ve İnsanlar ‘’

Ne güzeldir

Ne güzeldir
İnsan olmak ,insanca davranabilmek…
Şefkat eli olup uzanabilmek, gözden akan yaşı silebilmek,
Kanayan yaralara merhem olabilmek ne güzeldir…
Ne güzeldir…
Güvene mazhar olmak,yalandan iki yüzlülükten uzak kalabilmek.
Elindeki ile yetinmek başkalarının elindekini kıskanmadan sevinebilmek
Ve en içten duygularla daha çok ver Yarab diyebilmek ne güzeldir..
Ne güzeldir;
İnsanlara ışık olabilmek..
Sevilmeden sevebilmek,gelmeyene gidebilmek ne güzeldir…
Ne güzeldir;
İncitmekten,kırmaktan,nefretten uzak kalabilmek…
Titreyen minik yüreklere korkma diyebilmek, sarılabilmek sevgiyle şefkatle..
Ne güzeldir;
Dünyanın öbür ucunda,
Hiç tanımadığımız bir insanın göz yaşının bile içimizi parçalaması
Ne güzeldir;
Kedi ve köpeklere ağlayıp,kuşların yasını tutmak..
Bilmediğin birinin derdine üzülebilmek ve çare aramak.
Yaşamak ne güzeldir Dostlar..

Sevinerek, severek, sevilerek, düşünerek…D660856E-B575-4135-8A67-F3B3B59B2CD5

Bilmelisin ki

0AB2971C-FF01-473E-9BAE-DE55DCFEA0F0

Bilmelisin ki…
Duvarda asılı diplomalar,
insanı insan yapmaya yetmez…..

Bilmelisin ki …
…Aşk kelimesi;
ne kadar çok kullanılırsa,
anlam yükü o kadar azalır…..

Bilmelisin ki …
Karsındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında;
çizginin nereden geçtiğini bulmak zor….

Bilmelisin ki …
Gerçek arkadaşlar arasına;
mesafe girmez….
Gerçek aşkların da….!

Bilmelisin ki …
Tecrübenin;
kaç yaş günü partisi yaşadığınızla ilgisi
yok,
ne tür deneyimler yaşadığınızla var….

Bilmelisin ki …
Aile hep insanın yanında olmuyor…
Akrabanız olmayan insanlardan ilgi,
sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz…
Aile;
her zaman biyolojik değil….

Bilmelisin ki …
Ne kadar yakın olursa olsunlar;
en iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir….
Onları affetmek gerekir….

Bilmelisin ki …
Bazen;
başkalarını affetmek yetmiyor….
Bazen insanın;
kendisinide affedebilmesi gerekiyor….

Bilmelisin ki …
Yüreğiniz;
ne kadar kan ağlarsa ağlasın,
dünya sizin için dönmesini durdurmuyor…..

Bilmelisin ki …
Şartlar ve olaylar,
kim olduğumuzu etkilemiş olabilir…
Ama ne olduğumuzdan;
kendimiz sorumluyuz…

Bilmelisin ki …
İki kişi münakaşa ediyorsa,
bu birbirlerini
sevmedikleri anlamına gelmez….
Etmemeleri de sevdikleri anlamına gelmez……..

Bilmelisin ki …
Her problem;
kendi içinde bir fırsat saklar….
Ve problem,
fırsatın yanında cüce kalır….

Bilmelisin ki …
Sevgiyi çabuk kaybediyorsun,
pişmanlığın uzun yıllar sürüyor…..

 

Alkemade

İkinci Dünya Savaşı sırasında bir bombardıman uçağında görevli bir çavuş, uçağı isabet alınca 5500 metre yükseklikten atladı. Üstelik paraşütsüz olarak… Çavuş ölmedi ve benzeri mucizeler yaşamaya devam etti.

Filo çavuşu Nicholas Alkemade Almanya’yı 13. kez bombalayacağını düşününce biraz huzursuz oldu. Henüz 21 yaşındaydı. Bu, şimdiye kadar aldığı en tehlikeli görevdi. İngiliz Hava Kuvvetleri (RAF) Bombardıman Birliğimde bir Lancaster tipi uçakta arka topçu idi. Aldığı görevin tehlikesi bir yana, bir Lancaster’de arka topçu olmak da ayrıca tehlikeli bir işti. Uçakta hareket alanı kısıtlıydı. Ancak top cephanesini ve dört Brovvning makineli tüfeği alacak kadar yer vardı. Bu durumda paraşütünü taretin dışına bir yere koymak zorundaydı. Ayrıca Lancaster’in seyrettiği 6000 metre yükseklikte de hava çok soğuk oluyordu. Nitekim 24 Mart 1944 gecesi, gerçekten soğuktu.

📷

Nicholas Alkemade

Alman topraklarına girerken Frankfurt üzerinde uçaksavar ateşi ile karşılaştılar. Sonra keşif uçaklarının işaret fişekleri ve projektörlerle aydınlatılmış olan Berlin’e geldiler. Projektörler, başkent Berlin’i bombalamaya gelmiş 300 bombardıman uçağının yerlerini saptıyor, düşürmek amacıyla gökyüzünü tarıyordu. Alkemade sonunda o sihirli sözcükleri işitti: “Bombaları at!” İki ton tahrip bombası ve yaklaşık üç ton kadar yangın bombası boşluğa düştü. Lancaster’in pilotu Jack Newman uçağın burnunu İngiltere”ye doğru çevirdi. Artık rahatlamışlardı.

UÇAK İSABET ALIYOR

Fakat tam o sırada Almanların açtığı karşı ateşten ötürü uçağın Alkemade’nin bulunduğu bölümü isabet almıştı. Uçaksavar ateşi tareti yararak uçağın camını parçaladı. Alkemade’nin tüm vücuduna kıymıklar gömüldü. O sırada tam karşısında bir Junkers 88 tipi bombardıman uçağı gördü. Almanlar zaten hasar görmüş olan uçakların işini bitirmeye geliyorlardı. Düşman uçağı ile aralarında sadece 45 metre kalmıştı. Alkemade nişan alıp ateş etti. Junkers’in arka motoru infilak etti ve düşmeye başladı. Çavuş Alkemade rahatlamıştı.

📷

“ATLAMAN GEREKIYOR!”

Çok geçmeden taretin kalıntılarını alevler sarmıştı. O anda iç hoparlörden Jack New-man’ın sesini duydu: “Atlaman gerek paraşütünü kullan!” Fakat bu Alkemade için pek kolay değildi, çünkü paraşütünü arkadaki o yıkıntı ve alevler arasından kurtarması gerekiyordu. Sıcaktan birbirine kaynamaya yüz tutmuş kapılan açarak içerideki alevleri yarmaya çalışıyordu. Bu son umuduydu. Tekrar denedi. Paraşütünün yerini gördü. Korkunç bir durumdu: Paraşüt alevler içindeydi!

PARAŞÜTSÜZ ATLIYOR

Alkemade öleceğini anlamıştı, fakat yanarak ölmemeye karar verdi. Kızarmaktan daha çabuk ve temiz bir ölüm olmalıydı. Atlayacaktı. Erimeye başlamış olan oksijen maskesini çıkardı. Taretini deliği arkada bırakacak şekilde çevirmeyi başardı. Sonra boşluğa doğru bir ters takla attı.

“EĞER ÖLÜM BUYSA”

Korkunun yerini birden bir rahatlama almıştı. Alkemade tamamen sakindi. Sonradan şöyle anlatıyordu: “Çok sessiz ve serindi..Sanki bir bulut üzerinde dinlenir gibi… Adeta çok yumuşak bir yatak üzerindeydim. Hiç düşme duygusu yoktu. Eğer ölüm buysa hiç de kötü değil, diye düşündüm.

DÜŞERKEN DÜŞÜNÜYOR

Alkemade o kadar sakindi ki, 5.500 metreden yere çakılması için 90 saniye süresi olduğunu hesaplayabildi. Oysa bir hafta sonra alacağı iznini düşleyip duruyordu. Artık sevgilisi Pearl’ü göremeyecekti. Havada sırtüstü yatar durumdayken yıldızlara baktı ve insanın yaşam içinde verdiği uğraşın ne kadar aptalca göründüğünü düşündü. Sonra kendinden geçti.

“YAŞIYORUM”

Alkemade neden bukadar üşüdüğünü anlamıyordu. Herhalde ölmüş olmalıydı. Tek gözünü açtı: Köknar ağaçları arasından bir yıldız parlıyordu. Birden canı çok sigara çekti. Sigara kutusunu ve çakmağını çıkardı. Saate baktı. Sabaha karşı 3’ü gösteriyordu, demek kİ, 3 saattir kendinde değildi. Birden neler olduğunu hatırladı ve “Aman Allahım, yasıyorum!” diye bağırdı.

📷

Bir Lancaster’ın silahların durduğu kuyruk kısmının kesiti. Bir arka topçu, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri nde “Yorgun Tilki” lakabıyla anılırdı. İngiliz espri anlayışının ürünü olan bu lakapla, arka topçuların işinin ne denli tehlikeli olduğu belirtiliyor.

PARAŞÜTSÜZ 5 KM DÜŞTÜ

Ağaçlar her nasılsa düşüşünü yavaşlatmıştı. 45 cm kalınlığındaki kar da son bir yastık oluşturmuştu. 5 km’lik bir yükseklikten düşmüştü ve yaşıyordu. Üstelik çok ağır yaralanmamıştı, bazı yanıklar ve kötü burkulmuş bir diz. Yürüyemiyordu. Sonraları şöyle diyordu: “Savaş esiri olmak o kadar kötü gelmiyordu. Sadece birileri beni bulsun istiyordum. Nitekim bulundu da. Alman askerleri onu bulduklarında sigarasını içiyordu. Onu kaldırırlarken bayıldı. Asıl sorunlar bundan sonra başladı.

YALAN SÖYLEDIĞI SANILIYOR

Götürüldüğü hastanede bir doktora olanları anlatmaya çalıştı. “Paraşütüm yoklu”, deyince doktor gülümsedi ve başını okşadı. Ona göre Alkemade’nın bir deli olduğu apaçıktı. Çünkü bir insanın paraşütsüz olarak 5 km boyunca gökten yere düşmesi ve hayatta kalması imkânsız bîr şeydi. Frankfurt yakınındaki Dalag Luft savaş esirleri kampında da durum kötüydü. İnanılmaz öyküsünde ısrar ettiği için Alkemade üç kere sorguya çekildi ve sonunda hücreye kapatıldı. Yetkililere göre yalan söylüyordu, hatta büyük bir olasılıkla da casustu.

📷

Bir Alman kentine gece yapılan hava saldırılarından bir görünüm. Bu tür saldırılar daha çok sivil halkın moralini bozmayı amaçlıyordu.

SONUNDA İNANIYORLAR

Alkemade, 24 Mart gecesi (olay gecesi) onu buldukları yerin yakınlarında düşmüş bir Lancaster uçağının bulunduğunu duydu. Belki de o kendi uçağıydı ve paraşütünün kalıntıları hâlâ enkazın arasında olabilirdi, böylece doğru söylediği anlaşılabilirdi. Alman Teğmen Hans Feidel, olayia yakından ilgilendi. Nitekim yapılan incelemede, arka topçunun paraşütünün pilot bağı bulundu. Klipsler ve kaldırma kayışları hâlâ bağlıydılar ve eğer paraşüt kullanılmış olsaydı bunların kopmuş olmaları gerekirdi.

ALKEMADE’YI KORUYAN KIM?

Bütün garipliklere rağmen Çavuş Alkemade “13. bombalama” görevini tamamladı. Güzel bir yaşam sürdürdü. Savaştan sonra ülkesine döndü ve bir kimyasal madde fabrikasında çalıştı. Fakat mucizelerin ardı henüz kesilmemişti. Bir keresinde üstüne 100 kg’lık çelik bir kiriş düştü. Sadece başından hafifçe yaralanmıştı, ayakta tedavi gördü. Bir elektrik çarpması sonucu bir çukura düştü. Kurtarılana kadar, 15 dakika kadar zehirli gaz soludu. Yine ölmedi. Sanki dünyaya birçok kere ölümden dönmek için gelmişti. Onu koruyan bir güç mü vardı?ED93CBAC-29BB-4951-85A9-6C1E74934B18.jpeg

Dünyayı Verelim Çocuklara…

Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler…

20 Kasım Nazım Hikmet doğdu./ Dünya Çocuk Hakları Günü

Dünyayı Değiştirmek

Genç bir insanken, dünyayı değiştirmek istemiştim.

Ne var ki dünyayı değiştirmenin çok zor olduğunu gördüm, bu yüzden ulusumu değiştirmeye çalıştım.

Ulusumu değiştiremeyeceğimi anladığımda, yaşadığım kente diktim gözlerimi. Ne var ki, yaşlı bir adam olarak kentimi değiştiremedim, o zaman ailemi değiştirmeye karar verdim …

Şimdi, yaşlı bir adam olarak, tek değiştirebileceğim şeyin kendim olduğunun farkına vardım ve birden anladım ki eğer uzun süre önce kendimi değiştirseydim, ailemi etkileyebilirdim.

Ben ve ailem kenti etkilerdik…Kentin etkisi ulusu değiştirirdi ve ben dünyayı değiştirebilirdim gerçekten de…

BİR BİLGE İNSAN

Zeytinyağlı yiyemem

 

DE1D15F1-67C8-42F3-A620-616B6C045408
Bursa yöresine ait olan bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde İhsan Kaplayan’ dan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir.

2. Dünya Savaşı sonrasında Marshall Planı kapsamında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bu plan bir ekonomik yardım paketidir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülke, bu plan uyarınca güya ABD’den ekonomik kalkınma yardımı almıştır.

Bilindiği gibi ABD geçmişten beri dünyanın en büyük mısır üreticisi olan bir ülkedir. ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmenin bir yolu olarak Mısırözü yağı ihracatını bu yolla keşfetmiştir. Marshal yardımının koşullarından birisi de Türkiye’nin ABD’den Mısırözü yağı almasıdır(Yeni Sömürgecilik Açısından Gıda Emperyalizmi, Osman Nuri Koçtürk, Toplum Yayınları, 1966). Bunun şartı yerine getirilerek Türkiye’de ilk margarin fabrikası kurulur. Yine aynı dönemde ülkemizde yüz binlerce zeytin ağacı sökülerek bir katliam yapılır. Kalan zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağının büyük bölümü ABD tarafından satın alınır ve yerine Mısırözü yağı satılır.

Zeytinyağını çok seven Türk insanı zeytinyağından soğutularak yerine mısır özü yağına ve margarine alıştırılır. Bu amaçla zeytinyağı ısıtılırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmaz. Halen öyle bilinir. Halbuki zeytinyağı halk ağzındaki deyişiyle dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan birisidir.

Bununla da kalınmaz, kötülemek için tıpkı bugün yapılan halkla ilişkiler endüstrisi çalışmaları gibi “Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman…” diye türkü sipariş edilir ve ülkenin en popüler türküsü haline getirilir.

Katı yağ/margarine mahkûm edilen halk, 20-30 yıl içinde bir kaşık yağa bile muhtaç hâle getirilir. Ve basma giyen kadınlar, sonunda sentetik giysilerle tanıştırılır (Kaynak : Prof. Dr. Kenan Demirkol, Ayşe Karaoğlu.)