Çocuk ve Oyun

9821925D-6E70-4680-BF10-E0D3DB778A91Sağ beyin bizi sınırsız varoluş hissimize bağlar. Varoluş esastır; bu yüzden sağ beyin ilk önce gelişir.

Sol beyin daha çok yapmak ile ilgilenir. Bunun aksine sağ beyinleri aktif küçük çocuklar, epeyce özlerine dönüktürler.

Çocukların okulda ürettiklerini ne kadar önemsediğimiz ya da tam tersi onların kim olduklarıyla ve kendi keşiflerinde neler hissettiklerini ne kadar önemsediğimiz konusunda dikkatli olmalıyız.

Sağ beynin daha önce gelişiyor olması gelişimsel olarak neyin doğru olduğunu düşünen, hem eğitim alanındakilerle hem de ebeveynlerle alakalı bir konudur.

Yedi yaşından önce dil becerileri ve matematik konusunda çocukları fazla zorlamak gelişme halindeki beyinleri için zararlı olabilir.

Akademik zihinlerini kendilerinden istendiği şekilde kullanma kapasitelerinin olmaması, çocuklarda “öğrenilmiş aptallık” denilen duruma neden olabilir.

Kendilerinin yeteneksiz olduğuna inanıp, içlerinde olan öğrenme isteklerini kaybedebilirler.

Hayatın, sol beynin başarılı olduğu araçlarla ve bu dünyada neyi başardığımızla çok az ilgisi olduğunu hatırlayalım. Hayat daha çok şu anda olmakla ve sevdiklerinizle bağ kurmanızla ya da çocukların zaten özgürce yaptıkları ama sizin haberdar bile olmadığınız şeylerle ilgilidir:

“Bu sabah kütüphaneye giderken, kaldırımdaki iki yaşlarında küçük bir çocuk ve annesinin yanından geçtim”, diye yazdı bir arkadaşım. “Yaklaşınca çocuk bana baktı, bakışları öyle canlı ve andaydı ki, “Merhaba” dediğimde eğildi ve yerden kurumuş bir yaprak alıp bana verdi. Dünyanın zenginliği ve güzelliği bu işte!”İşte bu sağ beyinin bir armağanıdır.

Sol beyin hayatı parçalara bölerken, sağ beyin birleştirir. Bebeklerin kendileri ve çevreleriyle olan ayrımı bilmemelerinin nedeni budur. Her şey birdir!

Bu bilge küçük öğretmenler bize hayatın küçücük şeylerden zevk almak olduğunu, keyif ve sürprizlerle dolu olduğunu sağ beyin sayesinde hatırlatıyor.

Hayat, başkalarıyla anda olmakla, onlara anlayışla kulak vermenizde, satır aralarını duymakla ilgilidir, sadece söylenenleri ve mantığınız kavradıklarını duymakla değil. Sağ beyin sayesinde kendi kalbimizdeki ve başkalarının kalbindeki hayatın anlamını saklayan gizli kalmış yerlere dokunabiliriz.

Sezgi bir armağandır.

Mutlu pazarlar

Kanser hastalarında beslenme ESPEN klavuzları ne öneriyor?

İleri düzey kanser hastalarında beslenme için ESPEN klavuzlarını aşağıda ekliyorum. Buradan indirip inceleyebilirsiniz.

Özetleyecek olursak, kanser hastalarında ve major cerrahi geçirecek hastalarda temel prensipler aynı.

Beslenme yetersizliğine neden olabilecek pek çok faktör var. Tümörün etkisi, vücudun verdiği immün yanıt ve bunun oluşturduğu iştahsızlık, hareketsizlik, güçsüzlük, ağızda çıkan yaralar, tat alma duyusunun yetersizliği, bulantı kusma, büyük cerrahi operasyonlar, kilo kaybına neden oluyor.

Kilo kaybını erken tanımak son derece önemli, mümkünse normal yolla beslemek bu mümkün değilse kateterler aracılığı ile enteral yolu denemek gerek. Bu da mümkün olmuyor ise damar yolu ile hastalar beslenmeli.

Beslenmek, hastanede kalış süresini, gelişecek komplikasyonları ve tedaviye yanıtı, dolayısıyla sağkalımı direk etkiliyor.

ESPEN-Guidelines/malnutrition-against-cancer.pdf İNDİRMEK İÇİN: https://www.espen.org/files/ESPEN-Guidelines/PIIS0261561417302285.pdf

ESPEN-guideline_Clinical-nutrition-in-surgery.pdf İNDİRMEK İÇİN : https://www.espen.org/files/ESPEN-guideline_Clinical-nutrition-in-surgery.pdf

Yeniden başla

Sırtında, gönlünde taşıdığın yükü üstlenmiş olduğun yere bırak, onunla artık uğraşma!

Her şeye yeniden başla!

Bir kere yanılmış olmak her şeyin bittiği anlamına gelmez!

Gelmemeli!

Önünde çalışıp çabalayıp başarıya ulaşabileceğin bir gelecek uzanıyor. Mutlu olabilir, insanlara iyilik edebilirsin.

Yalanın gölgesinde geçen bu hayatın yerine doğruyu ve dürüstlüğü seç!

E3660CE1-9061-45DA-B72D-63FBB2BC1A66.jpegKızıl Damga, Nathaniel Hawthorne

Mozart’ı tekmelemek

ilk okul karnemi eve getirdiğimde, her ne kadar annemin “Kızınız yaşına göre iyi okuyor” yorumundan hoşnut olduğundan emin olsam da, bunu asla üzerine alınmadığından da eminim.

Peki yıllar sonra kızımın ilk karnesini, titreyen ellerimle açarken neden bu kadar gergin hissediyorum?

Milyonlarca ebeveyn gibi nasıl oluyor da çocuğumun başarılı olup olmadığı konusunda kendimi tamamen sorumlu hissedebiliyorum?

Bugün, spermin yumurta ile karşılaştığı ilk andan itibaren ana rahmi, çocuklarımızın ilk sınıfı haline geliyor.

Doğmamış çocuklar daha kulakları bile oluşmadan ana rahminde klasik müziğe mahkum birer dinleyiciye dönüştürülüyorlar.
Doğduklarından sonra da onlara uygun bir müfredat devreye giriyor: Tam olarak görmemelerine rağmen önlerine resimli kartlar koyuluyor, henüz konuşamamalarına rağmen dil derslerine kayıtları yaptırılıyor ve henüz yürümeye başlamadan yüzme dersleri başlıyor.

Bir zamanlar bir çocuğun herhangi bir konuda yeteneği olduğunda, buna “Tanrı vergisi” denirdi. Ama sonra Sigmund Freud, anne babaların çocuklarının nasıl insanlara dönüştüğünden – en azından psikolojik olarak – neredeyse tamamen sorumlu olduğunu ileri sürdü. Bunun üzerine İsviçreli psikolog Jean Piaget, çocukların, gelişimin tanımlanan aşamalarından geçtiğini ve “küçük bilim insanları” olarak görülebilecekleri fikrini geliştirdi.

“Çocuğumu nasıl daha zeki yapabilirim?”
sorusu anne babalar üzerinde gittikçe baskı yaratmaya başladı ve ilk cevaplar minnetle karşılandı. Bu cevaplar adını muhtemelen hiç duymadığınız bir adamdan geldi, ama fikirleri yine de çocuklarınızı nasıl yetiştirmeniz gerektiği konusunda üzerinizde derin bir etki yarattı.

1963 yılında, Amerikalı fizik terapisti Glenn Doman, Teach Your Baby to Read / Bebeğinize Okumayı Öğretin kitabını yazdı. Beyni hasarlı bebeklerin rehabilitasyonuna dayanan Doman’ın teorileri, bir bebeğin beyninin ilk yılda diğer tüm zamanlardan çok daha fazla büyüdüğü gözlemine dayanıyordu. Doman’a göre beyin, büyümenin yavaşladığı üç yaşına kadar mümkün olduğu kadar fazla uyarılmalıydı.

Doman daha da ileri giderek, bebeklerin dünyaya bilgiye aşırı aç geldiklerini ve yemek yemektense öğrenmeyi tercih ettiklerini söyledi.

Başından beri çok az sayıda uzman Doman’ın bebeklerin okuyabildiklerine dair iddialarını destekledi. Ancak yine de çok geç kalınmıştı. Bebeğinize Okumayı Öğretin kitabı 5 milyon adet sattı ve 20’den fazla dile çevrildi.

Çok erken yaşta eğitim trendi herkesi ele geçirdi ve bu trend 70’li yıllar boyunca giderek büyüdü. Ancak 80’li yılların başında psikologlar aşırı stresli çocuklarla ilgili pek çok durum bildirisinde bulundu.

1983’te Newsweek dergisinin yayınlanan bir araştırmaya göre bebekliğin yeni ABC’si şunlardı: “Kaygı, İyileşme ve Rekabet.”

Ebeveynlik kitapları artık emzirmenin ve bebek bakımının temellerine odaklanmıyordu. Onun yerine sayfalarında IQ’yu yükseltmek gibi konulara yer veriyorlardı. Çok satan kitaplardan biri olan “How to Have a Smarter Baby/ Nasıl Daha Zeki Bir Çocuk Sahibi Olunur?”, ebeveynlere eğer tavsiyelerini birebir uygularlarsa 30 puanlık bir IQ artışı vaat etti.

Doman bir bebek okuyucu jenerasyonu yaratma konusunda asla başarı kazanamamış olsa da, başka bir konuyu kanıtlamayı başardı. Anne babaların kendilerine güvensizliklerinden ciddi bir servet kazanılabileceğini gösterdi herkese.

Bu atmosferin hakim olduğu bir dönemde, ben de ilk bebeğimi Bebek Einstein videolarının önüne oturtmuştum bile. Bebeğimi; Mozart’ın ksilofon yorumlarıyla dans eden lava lambaları, kurmalı oyuncaklar ve el kuklalarının sürreal bir karışımına bakarken yapayalnız bırakmıştım.

Sağduyu bana, bunun sadece bebeğimin kafasını karıştıracağını ya da uyumasına sebep olacağını söylemeliydi. Ancak ben, milyonlarca ebeveyn gibi, kızımın hayata harika bir başlangıç yapmasına katkıda bulunduğuma inanarak bu satış taktiğini bir güzel yuttum. Bu arada Bebek Einstein’ın piyasaya çıktığı ilk beş sene içinde her dört Amerikan ailesinden birisi en az bir adet bebek eğitimi videosu satın aldı. 2006 yılında Bebek Einstein markası sadece Amerika’da 540 milyon dolarlık bir satışa ulaştı ve markanın sahibi olan firmayı Disney satın aldı.

Ama ufukta problemler belirmeye başladı. Bazı araştırmalar, bu tür eğitim videolarının bir bebeğin yeteneklerini geliştirmesini sağlamayı bırakın, onlara engel bile olabileceğini iddia etmeye başladı. Eleştiriler dağ gibi büyümeye başlayınca, Disney ailelere para iadeleri önermeye başladı ve satışları düşüşe geçti.

Yine de bugün İngiltere’nin en büyük oyuncak üreticisi olan Toys R us’ın koridorlarında kısa bir gezinti yapmak bile bir anne babayı, bebeğini cebir için hazırlamanın asla erken olmadığına inandırmak için yeterli.

Mozart etkisi de kontrolden çıkmış durumda. Henüz ayaklarının bile kendilerine ait olduğunun farkında olmayan yeni doğan bebekler, bebek oyun gruplarında ayaklarıyla dev piyanoları tekmeleyerek müzik yapmaları için cesaretlendiriliyor.

Her şeyin hızla takip edildiği bu dünyada, bir atlama ipi gibi basit bir şey bile zaman çizelgesini öğreten ve renkli ışıkların yanıp söndüğü bambaşka bir oyuncağa dönebiliyor.

Nörobilimcilerin çoğu, eğitimsel oyuncaklardan ve videolardan umduklarımızın aşırı abartıldığını ve bulduklarımızın ise bir felaket olduğunu söylüyor. Onlara göre laboratuar ile çocuk odası arasında bir yerde, bilim karmakarışık bir hale getirildi. Gerçekliğin zerreleri göklere çıkarılarak dev para tuzaklarına dönüştürüldü.

Üstelik sorun sadece eğitimsel oyuncakların işe yaramadığı gerçeği değil. Gittikçe artan sayıda uzman, bu oyuncakların çocukları, ucu açık ve hayali oyun sayesinde edinebilecekleri daha hayati becerileri kazanmak için ihtiyaç duydukları zamandan ve beyin alanından yoksun bıraktığı görüşünü benimsemeye başladı.

Bir çocuğu hiçbir uyaranın olmadığı karanlık bir odada bırakmanın beynini yeterince geliştirmeyeceği gerçeği doğru olsa da, madalyonun diğer yüzü onları ne kadar çok eğitimsel uyarıya maruz bırakırsanız o kadar zeki olurlar değil maalesef.

Beyin uzmanı ve moleküler biyolog John Medina şöyle diyor: “Ne yazık ki bilginin az olduğu yerde mitler hızla çoğalıyor. Ve mitlerin insanı tuzağa düşürmek gibi bir etkisi var. Onca yıldan sonra bile bu ürünler hala raflarda ve kendilerinden şüphelenmeyen anne babaların pek de kolay kazanılmayan paralarını hala tuzağına düşürüyor.

Ama belki de anne babaların güvensizlikleri, hiçbir zaman özel ders kadar sömürülmedi. Bir jenerasyon önce özel ders, sınıftakilere yetişmeye çalışan ya da sınavlara hazırlanan az sayıda çocuk için koruyucu kalkan gibiydi.

Bugün ise yapılan araştırmalara göre İngiltere’de okula giden çocukların 4’te 1’i özel ders alıyor. Bu oran beş sene önce yüzde 18’di. Birebir dersten grup derslerine ve online hizmetlere kadar sadece İngiltere’deki pazar tahminen bir milyon çalışanı ile yılda 6 milyar dolara ulaşıyor.

Yine de pek çok anne baba özel dersin sihirli değnek olmadığını düşünüyor. Düşük özgüveni olan bir çocuğun, akademik özgüven olmamak gibi problemlerle nasıl baş edeceğini bilmeyen bir eğitmenle birebir ders yaptığını düşünün. Bu çocuk muhtemelen kendisiyle ilgili daha kötü hissedecek ve öğrenmeye karşı daha fazla direnç geliştirecektir.

Kusursuz bir “dahi çocukların cesur yeni dünyası”nı yaratmaktan oldukça uzak bir şekilde kaygılı ve depresif çocuklar üretiyoruz. Çocuklara, okulda kendilerini daha iyi hissetmelerine yardım etmek yerine, ödeve direnme, matematik kaygısı, okuma heyecanı eksikliği, düşük özgüven, uyku problemleri ve anne babalardan kopuş gibi riskli durumlara sebep olacak baskı dolu “kaplan ebeveynlik” rolünü seçiyoruz.

Pek çok anne baba hala şunu anlamayı reddediyor: Mücadele ettikleri bazı davranışsal problemler, pek çok çocuğun bugün hissettiği baskının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Pek çok çocuk ya başarılarına bağlı olarak sevgi gördüklerini düşünüyor ya da anne babalarını hayal kırıklığına uğrattıkları duygusundan kaçmak için onlardan kopuyorlar.

Ama bu sadece ebeveynlerin suçu değil. Onlar, hükümetler ve statü takıntılı okullar tarafından desteklenen rekabetçi bir kültürde çocuk yetiştiriyorlar. Yüksek eğitimin ve iş dünyasının bıçak sırtındaki dünyasında, çocuklarının başarılı olmalarına yardımcı olmak için asla yeteri kadar şey yapamadıkları konusunda sürekli korkutuluyorlar.

Ama artık ailelerin, çocukları için kaygısız bir çocukluğun geri gelmesini istemelerinin ve anne baba olmaktan tekrar zevk almalarının zamanı geldi. Sonuç olarak anne babalar, çocukları için ne istedikleri konusunda dikkatli olmalılar. Ebeveynlik başarısının gerçek ölçüsü sınav notları değil, mutluluk ve güven duygusu olmalıdır.3D6B27C6-7B34-4A87-8DD2-E2F70B48F1BD

Simyacı ‘dan2EDF780F-D09F-4E03-AFB8-E67EC3BAEA58

Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı…

Bulduğu hiçbir yanıt ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş.. Ama aldığı yanıtlar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir yanıtı olmalı diyormuş.. Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş..

Köy, kasaba, ülke dolaşmış, bu arada zaman da durmuyor tabii ki …

Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona:

-Şu karşı ki dağları görüyor musun, orada yaşlı bir bilge yaşar istersen ona git belki o sana aradığın yanıtı verebilir, demişler.

Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sormuş ..

Bilge “sana bunun yanıtını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor” demiş. Adam kabul etmiş. Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de silme bir şekilde zeytinyağı doldurmuş.

Şimdi çık ve bahçede bir tur at, tekrar buraya gel … Yalnız dikkat et, kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin, eğer bir damla eksilirse kaybedersin..

Adam, gözü çay kaşığında, bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış evet demiş “kaşıkta yağ eksilmemiş, peki bahçe nasıldı?”

Adam şaşkın…

Ama demiş ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki …

Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun, kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel, demiş Bilge…

Adam tekrar bahçeye çıkmış, gördüğü güzelliklerle büyülenmiş, muhteşem bir bahçedeymiş çünkü… Geri geldiğinde bilge, adama “bahçe nasıldı” diye sormuş… Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış. Bilge gülümsemiş “ama kaşıkta hiç yağ kalmamış” demiş ve eklemiş:

– Hayat senin bakışınla anlam kazanır. Ya sadece bir noktayı görürsün, hayatın akıp gider, sen farkına varmazsın… Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın, akıp giden zamanın anlam kazanır…

 

‘Sevgiyle, nefesle düşle kendi mucizeni’

0884BE72-6CFC-47E4-A0BF-63865E348D83.jpeg

“Hepimizin içinde, ortaya çıkmak için belirli koşulları bekleyen gizlenmiş mucizeler vardır” der Charles Dickens.

Mucize saydıklarımız, bazen hiç ummadığımız anda girer yaşamımıza. Üstelikte tesadüf olamayacak kadar özel ve sıradışı bir gerçeklikle.

Hayat baktığımızda zaten tesadüflere yer bırakmayacak kadar muhteşem bir organizma değil midir. Mucize ya da kabus saydıklarımız, niyet ya düşlerimize, hislerimizin, zihnimizin oluşturduklarına karşılık gelen geri bildirimlerdir biraz da.

Asıl ve en büyük mucizenin ise kendimiz olduğumuzu hatırlamalıyız. Milyonlarca hücre arasından zaferlenerek yaşamda nefesle var oluşumuzu başka nasıl açıklayabiliriz ki.

Bireysel uyanışın temeli belki de hepimize doğuştan bahşedilen tüm yaşamsal mucizeleri hatırlamaktan ve öz kabulden geçiyordur.

Sevgi, niyet, iradenin, özümüzde olduğunu bilmek minnetin kimyasıyla yeni mucizeleri kucaklayacak anların da farkındalık bilincini taşıyacaktır bizlere ve bütünlüğe… Şifa ile…

Evren’den ✍🏻

Art: Duy Huynh
#sevgi #mucize #nefes #umut #farkındalık #şifa