Bir Peruk Hikayesi

Dönüşümün ilk izleriyle, Bir PERUK hikayesi,

B7BA8A66-D3CF-4DC8-8394-FD749666FB68
Bir peruk üzerine hikaye mi olur diyeceksiniz. Oluyor’muş.

Peruk deyip geçmemek lazım’ mış her teline takılmış bir hikaye varsa. Kendi saçlarının bir dönem yerini aldıysa o tak çıkar saçlar…

Zamanında yüzüme taktığım o kocaman gülümsemeyi hatırladım. Kabullenişin, mutlu olmanın çabası o gülümseme.

-Yaşayanların anlayacağı türden-

O Peruk.

2D198C40-3FB1-4BC3-834A-B8D73A4B06B3
Bir  dönüşümün belki de dışa yansıyan ilk izleriydi… Bir savaş boyası sürerek mücadeleye giren eski kızılderili kabileler geldi yazarken aklıma. Yüzlerine sürdükleri boyalardan anlardınız bir mücadelenin izlerini. Belki peruklarımız da bir nevi böyle bizler için de…

Yitip giden saçları, mücadele zamanlarını taradım az önce, ihtiyacı olan birine gitmek üzere hazırlarken peruğumu.

Her telinde ayrı bir ben, bir er meydanı takılı kalmıştı.

Uzun bir süreden sonra bugün ona dokunurken geçmişe, iyileşme sürecime dokundum …

Şaşkın ancak yüzünde eksik olmayan gülümsemesi ile ‘mücadeleci ruh’ rolünün kostümünü,  ‘olanı olduğu gibi kabullen, bundan da alacaklarını al ve sahneni tamamla’ diyen beni taradım az önce…

Aynadaki ilk halim geçti buğulu gözlerimden. Ellerime tutam tutam dökülen tel tel saçlarımda ve o an’da kim bilir kaç ben dökülmüştü avuç içlerime. Ağlamalarım söndürmemişti avucuma düşen ateşi.

Ve ben en çok o akşam ağlamıştım. Ertesi gün iyileşmesi gereken yönüme birlikte güçlü olacağımıza söz verirken.

Az önce şükürle karışık duygulardan geçerken, “geçti bitti” demesi iç sesimin cılız bir ifadeydi.

Ertesi sabah, kuaförün önüne geçerek “kes saçlarımı yeni rolüme hazırla beni” derken yüzümdeki o kocaman gülümseme, saç telinden düştü gözlerime ve konuşmalar kulaklarımda çınladı. Duygularım vurdu kalp duvarlarıma.

Geçen zaman. Hastane kokusu… Sesler… Konuşmalar… Koşuşturmacalar.

İlaç makinasının sesi.

Size hiç söylemiş miydim… Hayatımda duyduğum en güzel müzik notası, planlanan son kemoterapimde makineden gelen ilacın bitim sinyaliydi.

Telleri karmakarışık olmuş peruğumu tararken, taradım geçmiş bir yılımı, karmaşık duygularımı.

Geçilen yollar düz bir patika değildi. Evet keskin, dik, yokuş yukarı ve tutunacak ağaçların azlığında bir seyir tepesine tırmanıştı adeta bu… Ucunda seni bekleyenin tam da ne olduğunu bilmeden…

Ya bu yoldan yokuş aşağı düşmek vardı, ya da tırmanmak olanca gücünle, inançla, sevgiyle. Barışla. Önce yüce aşka ve o aşkla yüreğine konan öze inanarak tutunmak ağaçsız yerlerde. 

Ya da yükselebilmek olay ve durumların üzerinde, Icarus olmak vardı….

Bu dik yolu aşabilmek için balmumu kanatlarla da olsa uçabilmek, cesaret örneği sayılan hikaye kahramanı Icarus’ ca. Ancak balmumu kanatlarımızın yani cesaretimizin kırılmamasına dikkat ederek.

Sevgi ve şifanın güçlü kanatları sarsın hepimizi… İyileşmesi gereken yanımızı hep kucaklayarak, umutla bir gülümseme konduralım yüzümüze şimdi.

Evren’den

#Neşe #Umut #İnanç

 

Yaşama Saygı Felsefesi

Albert Schweitzer 14 Ocak 1875 tarihinde, o dönemlerde Almanya’da günümüzde ise Fransa’da bulunan Alsas’da dünyaya geldi. Çocukluğundan beri orga karşı büyük bir tutkusu vardı. Almanya’nın en önemli org sanatçıları tarafından eğitildi.

1893’te Strasbourg Üniversitesi’nde felsefe öğrenimine başlayan Schweitzer, 1899 senesinde doktorasını tamamladı ve aynı sene Strasbug’daki St. Nicholas Kilisesi’ne din görevlisi olarak atandı.

Ertesi sene teolojide doktorasını tamamladı ve çeşitli dini okullarda yöneticilik yaptı.

29 yaşına geldiğinde ise biri teoloji bir başkası Kant hakkında ve bir diğeri de Bach’ın yaşam öyküsü hakkında olmak üzere üç kitap yazarak müzik, din ve felsefe alanlarında katkılarda bulundu. Ayrıca org yapımı hakkında da çeşitli eserler verdi.

Uzun süredir kendini adayacağı bir insanlık hizmeti arayan Schweitzer, 1904 senesinde tevafuken Paris Misyoner Topluluğu’nun yayınladığı bir dergide Fransız kolonisi Gabon’da çalışacak doktor arandığını okudu. Bu ilan üzerine bir araştırma yaptı ve araştırma sonucunda “beyaz adamın” “siyah adama” yaptığı kötülükler ve haksızlıklar hakkında etraflıca bilgi sahibi oldu ve bu konu üzerine yoğunlaşmaya başladı.

Doktorluk yaparak beyaz adamın Afrikalılara verdiği zararı telafi etmeye çalışabileceğini düşündü.

O yıllarda Avrupa’dan Afrika’ya giden araştırmacı ve misyonerlerin çoğu orada hastalanarak yaşamını yitiriyordu. Buna rağmen Avrupa’daki konforlu yaşamını terkederek Afrika’da doktorluk yapmaya karar verdi.

1905 senesinde arkadaşlarına ve akrabalarına yazdığı mektuplarda, tıp eğitimi almaya başlayacağını ve sonrasında Afrika’ya gideceğini söylüyordu.

Yakınları onun bu düşüncelerine olumsuz tepki verdi. Kendisini anlayan ve destek olan tek kişi o yıllarda yakın bir arkadaşı olan Helen Bresslau idi.

Tüm itirazlara rağmen 30 yaşında tıp eğitimine başlayan Schweitzer, 38 yaşında eğitimini tamamladı.

Tüm hayatını Paris Misyoner Topluluğu’nun ilanındaki doktor ihtiyacına cevap vermek üzere yeniden düzenlediyse de göreve talip olduğunda, onu bu göreve almanın Misyoner Topluluğu aracılığı ile Afrika’ya gitmek isteyecek ve yerlilierin kafasını karıştıracak başka liberaller ve radikal kişilere örnek olmasından duydukları kaygı yüzünden geri çevrildi.

Bu tavra rağmen yılmayan Schweitzer, kendi kaynakları ile profesyonel hizmetlerini sunan bir doktor olarak yeniden başvurmayı planladı. Eşi Helen Bresslau, gönüllü olarak ona eşlik edecekti. Ayrıca hastane kurmak için gelir sağlama kampanyasını sürdürecek ve ilk 2 yıl tüm masrafları üstlenecekti. Eğer para toplayabilirlerse, topluluk kendilerine hiçbir masraf getirmeyecek projeleri için onları reddedemeyecekti.

Sekiz sene seyahat hazırlığı ile geçti. Üniversitedeki görevini bıraktı. Bir arkadaş grubunun desteği ile hazırlıklarını sürdürdü. Sonunda, çalışmalarının kesinlikle topluluğun misyonuna zarar vermeyeceğini kabul ettirebildi ve 1913 senesinde Gabon- Lambaréné’de bir hastane kurmak üzere eşi ile beraber yola çıktı.

Sağlık hizmetleri vermeye bir tavuk kümesinde başlayan çift, zamanla yeni binalar inşa etti.

Kurdukları hastanede yüzlerce hastaya hizmet vermeye başladılar.

1 sene sonra 1. Dünya Savaşı başladı. Almanya vatandaşı olarak mevcut bulundukları Fransız kolonisinde düşman kabul edilmekteydiler. Savaş esiri olarak Fransa’ya götürüldüler.

Schweitzer ve eşi 1918’de Alsas’a dönebildiler. Her yer yakılıp yıkılmıştı. Sağlıkları yerinde değildi ve maddi açıdan ciddi sıkıntı içindeydiler.

1920 senesinde ders vermesi için ailesi ile birlikte İsveç’e gelmek üzere bir davet aldı. Orada, 1915 senesinde geliştirdiği “Yaşama Saygı” felsefesi hakkında ilk defa resmi konuşma yapma fırsatı buldu.

Buna göre;

“İnsanın ahlakı insanla bitmemeli, evrene yayılmalıdır; bir parçası olduğu büyük hayat zincirinin farkına varmalıdır. Tüm varlığın bir değeri olduğunu anlamalıdır. Hayat, bencil veya düşüncesizce hareketler nedeniyle yok edilemeyeceği gibi daha yüce bir değer veya amaç için de feda edilemez.”

Ayrıca Schweitzer yaşama saygı felsefesinde, hayatta emin olduğumuz tek şeyin yaşadığımız ve yaşamımızı sürdürme isteğimiz olduğunu söyler. Bu, kendimizden başka tüm canlılarla paylaştığımız bir şeydir. Öyleyse tüm canlıların kardeşleriyiz ve kendimize gösterilmesini istediğimiz ilgi ve saygıyı onlara göstermek zorundayız.

1924 senesinde Afrika’ya döndüğünde sağlığı iyi olmayan eşi ve kızı ona eşlik edemediler, ancak sürekli mektuplaşarak birbirlerinden kopmamaya çalıştılar.

Schweitzer yıllar içinde çok ünlü bir doktor haline gelmişti. Birçok gazeteci ve meraklı onun çalışmalarını görmek için Lambaréné’e gitmişlerdi. Ziyaretçilere herkesin kendi Lambaréné’sini bulması gerektiğini söylediği rivayet edilir.

Dr. Schweitzer, 1953 senesinde Nobel Barış Ödülü’nü aldı. Ödülü aldıktan sonra, ömrünü politikadan uzakta geçirmeye çalıştıysa da nükleer silahlanma, Hiroşima ve Nagazaki’nin bombalanma olaylarından duyduğu rahatsızlık onu bu konuyu araştırmaya ve arkadaşlarının da teşviki ile 1957 “Bilinç Deklarasyonu”adlı dünyaca ilgi gören deklarasyonunu yayınlamaya yöneltti.

1958 senesinde ise “Barış mı yoksa Atom Savaşı mı?” adlı bir kitap yazdı.

Hayatını insanlığa hizmete adayan Dr. Schweitzer, 1965 senesinde 90 yaşında hayatını kaybetti.

Kaynaklar : Yeni Akit- Gaia dergi

ENDİŞE ETME

71DD9AFC-6D12-4589-949D-B441F174EE81

Eğer sürekli hastalık yada nefret, kızgınlık ve olumsuzluk düşünceleri taşırsanız, bedeniniz bu düşünceleri fiziksel boyuta dönüştürecektir.

Endişe, nefretten sonra insanın kendisine ölümcül zarar verdiği en kötü zihin aktivitesidir…

Endişe, nefret, korku, anksiyete, acı çekme, sabırsızlık, hırs, tamah, anlayışsızlık, yargılama ve suçlama gibi ürünleriyle birlikte bedene, hücresel boyutta saldırır.

Bu koşullarda sağlıklı bedene sahip olmak imkansızdır. Endişenin hiçbir anlamı, amacı yoktur. Ziyan edilmiş mental enerjidir.

Endişe aynı zamanda bedene müthiş zarar veren biyokimyasal reaksiyon yaratır. Hazımsızlıktan, kalp krizine kadar her türlü hastalığa neden olur.

ENDİŞE BİTTİĞİNDE İSE SAĞLIK ARTIK DÜZELME YOLUNDADIR…

Neale Donald Walsh

#Neşe #Umut

Truman Show

“The Truman Show” filminde, filme adını veren Truman, gözü pek bir televizyon yapımcısının tümüyle onun çevresine ördüğü ( çoğunlukla doğaçlamayla ) bir dünya içinde yaşamaktadır. Filmin bir kesitinde muhabir yapımcıya sorar :” Sizce Truman neden kendi dünyasının gerçek doğasını keşfetmenin kıyısına bile gelememiş durumda ?”Yapımcı ise şöyle yanıtlar :” Bizler, bize sunulan dünyanın gerçeğini kabul etmeye hazırızdır. “Incognito : Beynin Gizli Hayatı / David EaglemanDüzenlenmiştir.

Anne Sütü

yenidoğan bir bebeğe ilk 6aylık dönemde sadece anne sütü verilmelidir.

Her zaman sterildir, ısısı idealdir.

Besin öğeleri bileşimi bebeğin gereksinimlerine uygundur.

koruyucu ögeleri içerir;

.sindirime yardımcı enzimler

.enfeksiyonu önleyen ögeler

.hormonlar ve büyümeyi sağlayan maddeleri barındırır.

Anne sütü alan bebeklerde solunum yolu ve barsak enfeksiyonları daha az görülür.

anne sütü verilmesi orta kulak iltihabı riskini azaltır.

çene ve diş gelişimini sağlar.

kronik hastalıkların; Tip 1 DM, Çölyak, obezite, koroner kalp hastalığı gibi

Allerji ‘ye karşı koruyucudur, pişik riskini azaltır.

ruhsal , bedensel ve zihinsel gelişimi destekler.

ucuzdur ve hep hazırdır.

1CF51650-9523-4CC5-9D29-A1669FF6F94B

 

 

 

.

 

 

 

 

Can sıkıntınız mı var?Değişin

Bu insancık, her sabah aynı saatte kalkar; aynı trene biner; ofiste aynı işi yapar; aynı yerde öğle yemeği yer; hep aynı garsona bahşiş bırakır; aynı trenle geri döner; genelde iki yada üç çocuk sahibidir; biraz bahçe işleriyle uğraşır; tatil olarak yılda iki haftasını hiç hoşlanmadığı yerlerde geçirir; Noel’de ve Paskalya’da kiliseye gider ve altmış beş yaşında muhtemelen bastırılmış nefret duygularının neden olduğu bir kalp krizinden ölene dek aynı monoton ve mekanik hayatı sürdürür.
Ben yine de içten içe, bu insanın can sıkıntısından öldüğünden şüpheleniyorum.

Rollo MAY
(Kendini Arayan İnsan)D76CC93F-5E58-4E81-AE80-D589048EEC47.jpeg