Alışırsın

Biliyoruz ki bütün acılar bir gün geçer…
Bütün fotoğraflar sararır…
Yara kabuk tutar kapanır…
Bir sabah yine taze ekmek ister canın kahvaltıda…
Bir fincan sade kahve…
Demli bir çay ister akşam üstü olunca…
Sokakta mevsimi fark edersin, aynada kendini…
Önceleri belli belirsiz, sonra gamzene kadar gülersin…
Şarkılar mırıldanır , çekmecelerde renkli kalemlerini ararsın…
Kuşlar gelir konar dallarına…
Kırıldığın yerden çiçek açarsın…
Bütün acılar bir gün geçer…

Ya da alışırsın.!!!
FA8AE476-5169-42B6-820A-B2AD5A611110

Aşk

“Aşk savaş gibidir; başlatması kolay, bitirmesi zor, unutması imkansız.”
– Henry Louis Mencken-

“Bitecektir.” korkusuyla aşktan kaçanlar, eğer dünyaya gelmeden önce kendilerine danışılsaydı, sonunda öleceklerini bildikleri için hiç doğmamayı seçerler miydi?
Bütün aşklar, içindeki alevi canlı tutmak için imkansızlıklara ihtiyaç duyarlar. İşte bu nedenle,
-Romeo ölmeli,
-Titanic batmalı idi!

Ve aşk
Her şeye rağmen yaşanmalı idi…

Çünkü aşkta yaşadıklarından pişman olmaz insan, pişmanlığı yaşaması mümkünken yaşayamadıklarındandır…

doğru zamanda, size iyi gelecek insanla karşılaşmak/karşılaşmanız dileği ile…

DF489E32-4809-4AB5-A139-C88D1A96CBCCTanrı bizi sevgi gibi güzel bir şeyin dahi ardında duramayan korkaklardan korusun… Sevilmeyi
hak eden siz güzel insanların hepinizin sevgi gününüz kutlu olsun…

alıntı🌊

Pembe Gözlük…

Küçük şeyler hep hayatımızı yönlendiren.

Taaa çocukluğumuzdan başlıyor.

Belki bir kırmızı pabuç, sahip olmak isteyip te olmadığımız,

belki yemyeşil bir nane şekeri, o an dilimizde eritemediğimiz için bizi mutsuz eden,

belki yağmurlu bir gün, sokağa çıkıp oynamamızı engelleyen,

belki babamızın izlememize izin vermediği acıklı bir Türk filmi
gecenin dokuzunda,

belki banyo yapmak istemeyişimiz o anda,

belki dondurma diye tutturup, boğamız ağrıyor diye bir topçuk pespembe çilekli dondurmadan mahrum kalışımız,

belki sınıfta öğretmenin sorduğu bir soruya yanıt veremeyişimiz,

belki beğendiğimiz kocaman kadife gözlü, dişlek “oğlanın” söylediği bir kötü laf,

belki o akşam yemekte ille de “bamya” yemek zorunda oluşumuz,

belki düşüp dizlerimizi bereledikten sonra sürülecek tentürdiyotun acısı ödümüzü kopartan,

hani ilk sokak kavgamız saç saça baş başa komşu kızıyla; hem de neden, dalya taşlarını kim devirdi diye…

Küçük mutluluklar sonra, yine küçücük yaşımızda başlayan…

Sabahları annemizin öpücüğüyle, babamızın tıraş
olurken burnumuza sürdüğü tıraş köpüğüyle “bak orada sakal çıkacak” diye dalga geçtiği neşeli sabahlara uyanmak,

çilek reçeli sürülmüş bir dilim kızarmış ekmeği nazlana nazlana, şımara şımara yedirilmek,

dedemizin masalları,

anneannemizin maydanozlu köfteleri,

arkadaşlarımızla oynadığımız, o bitmesin diye dua ettiğimiz sonsuz zevkli evcilik oyunları, hani kim anne, kim çocuk olacak diye kavga ile başlayan, kâğıtları minik minik kırpıp plastik oyuncak kaplara doldurduğumuz sözde pilavlar,

gizlice annemizin tuvalet masasına oturup, o içinde kolye ve küpelerin durduğu büyülü, yaldızlı, yuvarlak teneke kutuyu açıp ta içindekileri takıp takıştırmak, taktıkça kendini prenses gibi hissetmek,

babamızın haydi seni dönerciye götüreyim demesi,

annemizin dalgın dalgın saçlarımızı okşaması,

hasta yatarken önümüze gelen bir kâse sıcacık, kakaolu muhallebi ve şefkatli bir el alnımızı tutan.

Okuduğumuz ilk güzel kitap, o bambaşka dünyalara ilk ayak basma hissi,

sevdiğin bir şarkıyı yüzlerce kere bıkmadan, usanmadan kendinden geçerek dinleyebilmek.

Büyüdükçe yeni yeni zevkler. Alışveriş… Sinema.
Bir cafe’de arkadaşlarla “anne-baba olmadan” oturabilmenin gururu.
Kahkahalarla, karnın ağrıyıncaya, gözlerin yaşarıncaya, yanakların acıyıncaya kadar gülmek…

Ve sapasağlam, sevgi dolu bir omuzda hüngür hıçkırık doyasıya ağlamak…

Güzel bir karneyi anne babana götürürken duyduğun sevinç.
Ve okuldan bir hocanın onları seni şikâyet etmek için çağırdığını bilirken, kapının dışında tırnaklarını yiyerek beklemek…

Hayatının en önemli ilk sınavına girmek. Dünyadaki en önemli, en hayati konu bu zannederek.

Bir gazete sayfasında, istediğin üniversitenin karşısında kendi adını yazılı görmek, çıkıp yazlık evin balkonuna, kazandığın yeri avaz avaz bağırmak…

Derken…

Âşık olduğun adamla el ele yolda yürüyebilmek. Hani bütün dünya ayaklarının altına serili hissedersin ya, işte öylesine.

Dedem derdi ki: “Mutluluk sürekli bir şey değildir. Kısa kısa anlardan oluşur. Ne kadar çok an biriktirirsen o kadar mutlu bir hayatın olur.”

İnsan her yaş döneminde farklı küçük şeylere üzülüp, farklı küçük şeylerle mutlu oluyor.
Çok da farkında değiliz ama, hayat da tam bunlardan oluşuyor aslında.

Küçükken nefret ettiğin bamya yemeği, bekâr evinde yalnız yaşarken sana ziyafet gibi görünebiliyor mesela.

Gecenin bir saati yorgun argın eve dönünce, bamya olsa da yesem diyorsun.

Küçükken geç yatabilmek için çevirdiğin binbir dolap aklına gelince gülüyorsun, çünkü kimi zaman erken yatabilmek bir lüks görünüyor gözüne.

Yaş aldıkça sevindiğin küçük şeyler bir önceki yaşının umurunda bile olmayan konular oluyor genellikle. Telefonun diğer ucunda babanın sesini duyabilmek gibi mesela.

Eskiden seni boğan, bunaltan bayram gezmeleri anlam kazanıyor, öpülecek el sayısı azaldıkça, “kalan” ellerin senin için ne kadar değerli olduğunu anlıyorsun.

O zaman “an”ları biriktirmek daha da, daha da önemli oluyor.

Bir çocuk kahkahasından sıcacık bir kucaklaşmaya kadar, yağmur kokusundan, çok susadığında kana kana bir koca bardak su içmeye kadar…
Hafif esintili bir havada, saçların uçuşurken, iğde kokularını içine çekerek yürümenin verdiği özgürlük ve minnet hissini tadıyorsun mesela.

Ve, mutsuz anları biriktirmenin, eskilerin deyimiyle ne kadar “beyhude” olduğunu kabul ediyorsun.
Bir gün aniden. Öyle birdenbire.

Etrafına bakıp, şikâyet etmek yerine şükredeceğin şeylere odaklanmayı öğreniyorsun.

Yetişmeyen bir işten, sıkışan trafikten, ağrıyan baştan, dökülen çaydan bahsetmenin ne saçma, ne boş olduğunu hayat sana öğretiveriyor.

Sen büyüdükçe dertlerin büyümüyor aslında, mutlulukların daha gözüne görünür hale geliyor.

Bu yaşımda anlıyorum ki, hayat senin gözüne bir gözlük takıyor illa ki.

İşte sen, o gözlüğün camlarını ne renge boyarsan etrafı o renk görüyorsun.

Bige Güven Kızılay
HAYAL AĞACIM / Pembe Gözlük

Aynı dili değil aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır

Kimseyi değiştiremezsin hayatta.
Ve kimse için de değişmemelisin.
Kimliğini kaybettiğin an, yaşamını çöpe attın demektir.
İstemediğin sürece, hiçbir şey için ödün vermeyeceksin.
Çünkü gün gelir, verecek hiçbir şeyin kalmaz.
Her şeyi sen istediğin için yapacaksın,
başkası senden istediği için değil.
Ve sen, sen olarak kaldığın sürece senin yanında olanlar
da mutlu olacaktır.
Bırak hayatına eşlik etmek isteyenler gelsin seninle.

Yolun bitimine kadar gelmeleri şart değil.
Herkesin gidebileceği bir yol vardır.
Sen yeter ki, yanında yer almayı bil.
Ne sen kimse için mecburi istikametsin,
ne de bir başkası senin için…
Seninle gelmek isteyenleri yanına al.
Belki beraber daha çok şey katabilirsiniz bu hayata.
Yanındaki seni mutlu ettiği sürece kalsın hayatında, zorlama kendini.
Hayat rahat ve anlayışlı insanlarla
Ve hayat hak ettiği gibi yaşandığında güzel…

Ve unutma; aynı dili konuşanlar değil
aynı duyguyu paylaşanlar anlaşabilir…

BukowskiD2C68CC6-DEB9-409D-A06C-DA89714C21B9

İnan

Ruhuna güven, sezgine güven.

Senin için gelişmeke olan çok şey var ve bunlar harfi harfine sihirli bir şekilde hayata iniyor.

75377CE0-D60A-4804-8256-99B755DB5D08Bu yüzden de düşünce yapını doğru kurman çok önemli.

Dışsal koşullar neyi getirirse getirsin sen kendine güvenmek zorundasın.

Bakış açını güçlendir ve herşeyin daha iyi olabileceğine dair umutlu ol.

İşler yolunda gitmiyor gibi göründüğünde bile inancını koru.

İnan

Güneşin Olsun Gönlünde…

Güneşin olsun gönlünde
Kar bile yağsa ya da fırtına olsa.
Gök bulutlarla ve dünya kavgayla dolsa
Güneşin olsun gönlünde
O zaman gelsin ne gelirse
Doldurur ışıklarla en karanlık gününü

Bir şarkın olsun dudaklarında
Sevinçli ezgilerle
Seni günlük tasalar bunalıma boğsa bile
Bir şarkın olsun dudaklarında
O zaman gelsin ne gelirse
Yardım eder savuşturmaya en yalnız gününü

Başkaları için de bir diyeceğin olsun
Tasada ve bunalımda
Ve seni mutlu edecek her şeyi
Söyle onlara da, bir şarkın olsun dudaklarında

Yitirme sakın cesaretini
Güneşin olsun gönlünde
Ve her şey iyi olacak !..

Caesar Flaischlen

Az ve Öz

Bir zamanlar bir ülkede iki arkadaş varmış. Bunlar pek haylazmış, üstelik sürekli gevezelik ederlermiş. Çevrelerindeki büyükler bunlara o kadar çok” Evladım az ve öz konuşun” demişler ki sonunda adları AZ ve Öz kalmış.

Az, çok haylazmış; Öz de haylazmış ama iyi-kötü ucundan kenarından okurmuş. Eski Yunan’dan, Eski Roma’dan, Eski Türk’ten kitaplar okurmuş. Öz, Aisopos’u bile tanırmış. (Yüz yüze görüşmemişler ama kalpten tanışmış, o kısa, kambur, kekeme, ama tatlı dilli Aisopos ustayla.)

Neyse lafı uzatmayalım. Az ile Öz günlerden bir gün kötü işlere bulaşmışlar, kötü adamlarla dalaşmışlar. Ve bir gün olanlar olmuş. Haydutlar Az ile Öz’ün gözlerini bağlayıp kaçırmışlar. Öyle az öteye değil; bir araca bindirip günlerce uzaktaki bir yere götürmüşler. Taştan bir odaya kapatmışlar. Odanın duvarında ufak bir pencere varmış. Demirli…

Bu pencereden bakınca yalnızca gökyüzü gözüküyormuş.

Günlerdir gözleri bağlı yolculuk eden Az ile Öz çok yorgun düşmüşler ve nerede bulundukları konusunda en küçük bir bilgileri yokmuş. Haydutlar iki arkadaşı taş odaya koyduklarında gözlerini açmışlar.

Öz hemen uyumuş. Az ne olur ne olmaz diye uyumadan beklemiş. Bir süre sonra Öz uyanmış ve Az’a :

“Ben uyurken ne oldu?” diye sormuş. Az, hiçbir şey olmadığını söylemiş.

Öz “Hiçbir şey duymadın mı görmedin mi?” demiş.

Az, “Hayır, sadece pencereye bir kuş kondu” demiş.

Öz, heyecanla “Nasıl bir kuştu?” demiş.

Az, “ Bilmiyorum dikkat etmedim, basbayağı bir kuştu, tam göremedim, sadece gagası gözüktü” demiş.

Öz “Gagası nasıldı?”diye devam etmiş.

Az ,“Ne bileyim dikkat etmedim” demiş.

Öz, bu duruma çok üzülmüş. “Hay ben sana ne diyeyim; eğer o kuşun gagasına dikkatli baksaydın, şimdi nerede olduğumuzu bilebilirdik” demiş.

Az “Saçma, bir gaga çok küçük bir şey. Ona bakıp nerede bulunduğumuzu nasıl anlayabiliriz ki?” demiş.

Öz “Bu dünyada küçük şeyler yoktur. Bakmasını bilen göz için her şeyin bir anlamı vardır” demiş ve devam etmiş:

“Bak eğer kuşun gagası uzun ise bizi Alma’nın (Alma yola çıktıkları kasaba imiş) kuzeydoğusundaki bataklık bölgeye getirmişler demektir. Uzun gagalı kuşlar suyun dibindeki solucanları, küçük kabukları toplar çünkü. Eğer kuşun gagası, kısa, ince ve sivri ise ağaç kabuklarındaki böcekleri yiyordur; söğüt Bülbülü’dür örneğin. Bu durumda bizi güneydeki ormanlık bölgeye getirmişlerdir. Eğer gagası eğri, çapraz uçlu ise çam kozalaklarının pullarını ayıran bir çapraz gagadır. Bu durumda batıdaki çamlık bölgeye getirmişlerdir bizi. Eğer gagası, kısa, kalın, güçlü ise tohumların, yemişlerin sert kabuklarını kırıyordur. Bu durumda Alma’nın kuzey batısındayız demektir. Nerede bulunduğumuzu bilmek ise kurtulma yolunda ilk adım olabilir.”

Az duydukları karşısında hayretler içinde kalmış, Öz’e” Küçük bir şeyden böyle büyük sonuçlar çıkarabileceğini hiç düşünmemiştim. İyi de bütün bunları şimdiye kadar niçin bana öğretmedin?”

Öz, “şimdiye kadar böylesine zor durumda hiç kalmadık da o yüzden. Bu dünyada her durumda işe yarayacak küçük bilgiler vardır. Uygun durumda uygun bilgiyi kullanırsan büyük sonuçlar çıkar ortaya. Küçük, büyüğün anasıdır. Azlık çokluğun özüdür” demiş.

Kaynak :

Üstün Dökmen (Küçük Şeyler )